Yas Tutmak Nedir?
Yas tutmak, çoğu zaman yalnızca ölümle ilişkilendirilir. Bir yakınını kaybetmek, cenazeye katılmak, taziye dileklerini kabul etmek ve ardından gelen yoğun üzüntü… Oysa insan hayatı boyunca yalnızca insanları kaybetmez. Bazen uzun yıllar emek verdiği bir ilişkiyi kaybeder, bazen yaşadığı şehri geride bırakır, bazen gerçekleştiremediği bir hayali uğurlar. Sağlığını, işini, alıştığı yaşam düzenini ya da artık mümkün olmadığını fark ettiği bir geleceği de kaybedebilir. Bu nedenle yas tutmak, yalnızca ölümün ardından yaşanan bir süreç değil, anlam yüklediğimiz herhangi bir kaybın ardından verdiğimiz insani bir tepkidir.
Kaybın büyüklüğünü yalnızca dışarıdan görünen olay belirlemez. Aynı olay, iki insan tarafından bambaşka şekillerde deneyimlenebilir. Çünkü yasın merkezinde kaybettiğimiz şeyden çok, onun bizim hayatımızdaki anlamı vardır. Bir başkası için sıradan görünen bir ayrılık, sizin için yıllardır kurduğunuz yaşamın yıkılması anlamına gelebilir. Ya da dışarıdan “artık yeni bir hayata başladın” denilen bir göç deneyimi, sizin için geride bıraktığınız kimliğin, ilişkilerin ve aidiyet duygusunun yasına dönüşebilir.
Bu yüzden yas tutmak, yalnızca kaybın kendisiyle değil, kaybın bizde bıraktığı boşlukla ilgilidir.
Yas Tutmak Neden Bu Kadar Zordur?
İnsan zihni öngörülebilirliği sever. Günlük rutinlerimiz, alıştığımız insanlar, yaşadığımız ev, konuştuğumuz dil ve geleceğe dair kurduğumuz planlar bize fark etmeden bir güven hissi verir. Hayatın kontrol edilebilir olduğuna dair sessiz bir inanç geliştiririz. Büyük bir kayıp yaşandığında ise yalnızca sevdiğimiz birini ya da sahip olduğumuz bir şeyi kaybetmeyiz. Aynı zamanda bu güven hissi de sarsılır.
Belki de bu yüzden birçok insan büyük bir kaybın ardından “Artık hiçbir şey eskisi gibi değil.” der. Dışarıdan bakıldığında hayat devam ediyordur. Aynı sokaklar, aynı market, aynı iş yeri hâlâ yerindedir. Fakat kaybı yaşayan kişi için dünya artık aynı dünya değildir. Çünkü değişen yalnızca dış koşullar değil, o dünyayla kurduğu ilişkidir.
Varoluşçu psikolojinin önemli isimlerinden Irvin Yalom’a göre ölüm, özgürlük, yalnızlık ve anlamsızlık insan yaşamının kaçınılmaz gerçekleridir. Yas da bizi bu gerçeklerle yüz yüze getirir. Bu nedenle yas tutmak yalnızca üzülmek değildir; aynı zamanda hayatın kırılganlığını, ilişkilerin sonluluğunu ve zamanın geri döndürülemez oluşunu fark etmektir. Yasın bu kadar sarsıcı olmasının nedenlerinden biri de tam olarak budur.

Yas Tutarken Birini Kaybettiğimizde Başka Neleri Kaybederiz?
Yas tutarken dikkatimizi çoğu zaman yalnızca kaybettiğimiz kişiye yöneltiriz. Oysa yas bunun çok ötesine uzanır. Bir insanı kaybettiğimizde yalnızca onun fiziksel varlığını kaybetmeyiz; onunla birlikte kurduğumuz gündelik yaşamı, geleceğe dair planlarımızı, alışkanlıklarımızı ve hatta kendimizin bir parçasını da kaybederiz.
Örneğin her pazar sabahı annenizle kahvaltı ettiğinizi düşünün. Aynı masaya oturuyor, aynı çayı demliyor, haftanın nasıl geçtiğini konuşuyorsunuz. Bir gün o masa hâlâ yerinde durur ama anneniz artık orada değildir. Bir süre sonra fark edersiniz ki özlediğiniz şey yalnızca anneniz değildir. Pazar sabahlarının anlamı da değişmiştir. Çünkü yas tutmak, bazen bir insanın yokluğundan çok onunla birlikte yaşanan hayatın yokluğuna uyum sağlamaya çalışmaktır.
Benzer bir durum uzun süreli ilişkiler için de geçerlidir. Bir ilişki sona erdiğinde insanlar çoğu zaman yalnızca partnerlerini özlediklerini düşünür. Oysa zaman içinde kaybettikleri şeyin bundan çok daha fazlası olduğunu fark ederler. Birlikte gidilecek tatiller, kurulacak ev, belki çocuk sahibi olma hayali, birlikte yaşlanma ihtimali… Yas tutmak bazen geçmişe değil, artık gerçekleşmeyecek bir geleceğe yöneliktir.
Psikolojide bu durum “ikincil kayıplar” kavramıyla açıklanır. Büyük bir kayıp, beraberinde başka kayıpları da getirir. Eşini kaybeden biri yalnızca sevdiği insanı değil, yıllardır taşıdığı “eş” kimliğini de kaybedebilir. İşini kaybeden biri yalnızca gelirini değil, üretkenlik hissini ve ait olduğu sosyal çevreyi de kaybedebilir. Göç eden biri ise yalnızca ülkesini geride bırakmaz; çocukluğunu, alıştığı dili, günlük ritüellerini ve bazen de kendisini tanımlama biçimini de geride bırakır.
Belki de bu yüzden yasın en zor tarafı, kaybettiğimiz şeyin tam olarak ne olduğunu her zaman ilk anda anlayamamamızdır. Bazen özlediğimiz kişi değildir. Onun yanında olduğumuz kişidir. Bazen kaybettiğimiz ev değildir. O evde hissettiğimiz güven duygusudur. Bazen de kaybettiğimiz yalnızca geçmiş değildir; artık mümkün olmayan gelecektir.
Yas Tutmanın Beş Evresi Gerçekten Var mı?
Yas tutmak denildiğinde akla gelen ilk modellerden biri Elisabeth Kübler-Ross’un ortaya koyduğu beş evre modelidir. İnkâr, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenme… Bu model yıllardır kitaplarda, belgesellerde ve sosyal medyada sıkça karşımıza çıkıyor. Hatta çoğu zaman yasın “doğru” ilerleyişi olarak anlatılıyor. Oysa bu modelin bugün nasıl değerlendirildiğine baktığımızda, durumun bundan biraz daha karmaşık olduğunu görüyoruz.
Kübler-Ross bu modeli ilk olarak ölümcül hastalığı olan bireylerin yaşadığı psikolojik süreçleri anlamaya çalışırken geliştirmişti. Zaman içinde model, yas tutan kişiler için de kullanılmaya başlandı. Ancak yıllar içerisinde yapılan araştırmalar bize önemli bir şey gösterdi: İnsanlar yası aynı sırayla yaşamıyor.
Birçok kişi, “Artık kabullendim.” dediği bir dönemin ardından beklenmedik bir anda yeniden yoğun bir özlem yaşayabiliyor. Aylar sonra duyulan bir şarkı, yıllardır açılmayan bir fotoğraf albümü ya da sokakta karşılaşılan tanıdık bir koku, kişiyi yeniden kaybın ilk günlerine götürebiliyor. Bu, sürecin yanlış ilerlediği anlamına gelmiyor. Tam tersine, yasın doğasının tam olarak böyle olduğunu gösteriyor.
Bu nedenle bugün birçok psikolog, yas tutmanın doğrusal bir süreç olmadığını vurguluyor. Yas, tamamlanması gereken beş basamaktan oluşan bir merdiven değil; zaman zaman yoğunlaşan, zaman zaman hafifleyen, ileri geri hareket eden dinamik bir uyum süreci olarak değerlendiriliyor.
Margaret Stroebe ve Henk Schut’un geliştirdiği Çift Süreç Modeli (Dual Process Model) de bunu destekliyor. Bu modele göre insan, yas sürecinde iki farklı yön arasında gidip gelir. Bir yanda kaybın acısıyla temas ettiği anlar vardır; ağladığı, özlediği, geçmişi düşündüğü zamanlar… Diğer yanda ise günlük yaşama yeniden yöneldiği anlar bulunur; işe gitmek, arkadaşlarıyla görüşmek, yemek yapmak ya da gülmek gibi. Sağlıklı bir yas süreci, bu iki yön arasında gidip gelebilmeyi içerir.
Toplumda ise çoğu zaman bunun tam tersi bir beklentiyle karşılaşırız. “Artık toparlanman gerekmiyor mu?”, “Hâlâ atlatamadın mı?” ya da “Hayat devam ediyor.” gibi cümleler, yasın belirli bir süresi olması gerektiği fikrine dayanır. Oysa yas tutmanın kesin bir takvimi yoktur. Bir insan birkaç ay içinde yaşamına yeniden uyum sağlayabilirken, bir başkası aynı kaybın etkilerini yıllar boyunca farklı biçimlerde deneyimleyebilir. Burada önemli olan geçen zaman değil, kişinin kayıpla kurduğu ilişkinin zaman içinde nasıl değiştiğidir.
Belki de bu yüzden yası “atlatılması gereken” bir süreç olarak görmek yerine, onunla yaşamayı öğrenilen bir deneyim olarak düşünmek daha gerçekçidir. Çünkü yasın amacı kaybettiğimiz kişiyi unutmak değildir. Amaç, o kaybın artık hayatımızın bir parçası olduğunu kabul ederek yaşamla yeniden ilişki kurabilmektir.
Yas Tutmanın Kültürlere Göre Farklı Yolları
Yas tutmak yalnızca bireysel bir deneyim değildir. Aynı zamanda içinde yaşadığımız kültür tarafından da şekillenir. Bu nedenle dünyanın farklı coğrafyalarında insanlar benzer kayıplar yaşasalar da, bu kayıpları ifade etme biçimleri birbirinden oldukça farklı olabilir.
Bazı toplumlarda yas yüksek sesle yaşanır. Ağlamak, ağıt yakmak, kalabalık taziye ziyaretleri yapmak ya da kaybı uzun süre birlikte konuşmak doğal kabul edilir. Bazı kültürlerde ise sessizlik daha baskındır. Duyguların dışa vurulmasından çok, günlük yaşama mümkün olduğunca hızlı dönmek beklenebilir. Hiçbiri tek başına doğru ya da yanlış değildir. Çünkü yasın dili, yalnızca bireyin değil, ait olduğu toplumun da dilidir.
Aslında bu ritüellerin önemli bir psikolojik işlevi vardır. Cenaze törenleri, taziyeler, anma günleri ya da kaybedilen kişiye ait eşyaları birlikte düzenlemek yalnızca geleneksel uygulamalar değildir. Bunlar, kaybı görünür kılan ve paylaşılabilir hâle getiren yapılardır. İnsan, acısını tek başına taşımak yerine bir topluluğun içinde ifade etme fırsatı bulur. Belki de bu nedenle tarih boyunca hemen her kültür, farklı biçimlerde de olsa yas ritüelleri geliştirmiştir.
Modern yaşamda ise bu ritüeller giderek kısalıyor. İnsanlardan kısa sürede işlerine dönmeleri, üretken olmaları ve “hayata kaldıkları yerden devam etmeleri” bekleniyor. Ancak yasın hızlandırılabilecek bir süreç olmadığını unutmamak gerekir. Çünkü yas tutmak, yapılacaklar listesinden tamamlanıp üzeri çizilebilecek bir görev değil; insanın yaşam öyküsüne yavaş yavaş yerleşen bir deneyimdir.
Yas Tutmak Kimliğimizi Nasıl Değiştirir?
Yas tutmak, yalnızca sevdiğimiz bir insanın yokluğuna alışmaya çalışmak değildir. Çoğu zaman fark etmediğimiz başka bir süreç daha yaşanır. Kaybettiğimiz kişiyle birlikte, kendimizin bir parçası da değişmeye başlar.
İlk bakışta bu cümle biraz garip gelebilir. Sonuçta kayıp yaşayan biziz; değişen neden kimliğimiz olsun? Oysa hayatımıza biraz dikkatle baktığımızda, kim olduğumuzu tek başımıza oluşturmadığımızı fark ederiz. Bir evlat oluruz, bir arkadaş oluruz, bir eş, bir kardeş ya da bir ebeveyn oluruz. Kimliğimiz yalnızca bireysel özelliklerimizden oluşmaz. Kurduğumuz ilişkiler de kim olduğumuzu şekillendirir.
Belki de bu yüzden bir kaybın ardından insanlar sık sık şu cümleyi kurar: “Artık eski ben değilim.”
Bu cümle çoğu zaman yalnızca yaşanan acıyı anlatmaz. Aynı zamanda kimliğin değişmeye başladığını da gösterir.
Eşini kaybeden biri artık yalnızca sevdiği insanı kaybetmez; yıllardır taşıdığı “eş” kimliği de değişmeye başlar. Anne ya da babasını kaybeden biri, ilk kez kendisini ailenin en büyük kuşağı olarak deneyimleyebilir. Uzun yıllar aynı işte çalışan biri emekli olduğunda yalnızca mesleğini bırakmaz; kendisini tanımladığı önemli bir rolü de geride bırakır. Göç eden biri yalnızca yaşadığı ülkeyi değiştirmez; ait olduğu çevreden uzaklaşırken kendisini tanımlama biçimi de dönüşmeye başlar.
Bu nedenle yas tutmak, çoğu zaman yalnızca kaybettiğimiz kişiye değil, kaybettiğimiz kimliğe de uyum sağlamaya çalışmaktır.
Varoluşçu psikoloji tam da burada önemli bir pencere açar. İnsan, dünyayı tek başına deneyimleyen bir varlık değildir. Dünyayla kurduğumuz ilişki, diğer insanlarla kurduğumuz ilişkiler aracılığıyla şekillenir. Hayatımızdaki önemli bir ilişki sona erdiğinde yalnızca çevremiz değişmez; dünyayı deneyimleme biçimimiz de değişmeye başlar. Aynı sokaklardan yürürüz ama artık farklı hissederiz. Aynı masaya otururuz ama eksiklik hissi bize eşlik eder. Aynı şarkıyı dinleriz ama artık başka bir anlam taşır.
Belki de bu yüzden yasın en zor taraflarından biri, kaybın yalnızca geçmişe ait olmamasıdır. Yas aynı zamanda bugünü ve geleceği de değiştirir.
Çünkü insan geleceği de ilişkileri üzerinden hayal eder.
Bir çift yıllarca birlikte emeklilik planı yapabilir. Çocuklarının büyümesini, birlikte çıkacakları yolculukları, yaşayacakları evi konuşabilir. O ilişkide yaşanan bir kayıp yalnızca bugünü değil, birlikte kurulmuş bütün geleceği de beraberinde götürür. İşte bu nedenle insanlar bazen “Onu değil, birlikte yaşayacağımız hayatı özlüyorum.” der. Aslında yas tuttukları şey yalnızca geçmiş değildir; artık gerçekleşmeyecek bir gelecektir.
Filozof Paul Ricoeur, insanın kimliğini anlattığı hikâyeler aracılığıyla kurduğunu söyler. Hepimizin kendimize anlattığı bir yaşam öyküsü vardır. “Ben nasıl biriyim?”, “Hayatım nasıl ilerliyor?”, “Nereye gidiyorum?” gibi soruların cevaplarını bu hikâyeler içinde veririz. Büyük bir kayıp yaşandığında ise bu hikâyenin akışı kesintiye uğrar. Bir süre ne anlatacağımızı bilemeyiz. Çünkü hikâyenin önemli karakterlerinden biri artık yoktur.
Belki de yasın en sessiz tarafı budur.
Hayat devam eder.
Ama hikâyemiz yeniden yazılmak zorunda kalır.
İşte bu yüzden yas yalnızca geçmişi hatırlamak değildir. Aynı zamanda geleceği yeniden hayal edebilme cesaretini de yavaş yavaş inşa etmektir. Bu, kaybettiğimiz kişiyi unutmak anlamına gelmez. Tam tersine, onun hayatımızdaki yerini inkâr etmeden, yeni bir yaşam öyküsü kurmaya çalışmaktır.
Ve belki de iyileşme dediğimiz şey tam olarak budur. Kaybın hiç yaşanmamış gibi olmasını beklemek değil; o kaybın artık yaşam öykümüzün bir parçası olduğunu kabul ederek, hikâyemizi yazmaya devam edebilmektir.
Yas Tutmayı Kültürlerden ve Sanattan Ne Öğrenebiliriz?
Yas tutmak, yalnızca bireysel bir deneyim değildir. Aynı zamanda içinde yaşadığımız kültür tarafından da şekillenir. Bu yüzden dünyanın farklı yerlerinde insanlar benzer kayıplar yaşasalar da, yaslarını ifade etme biçimleri birbirinden oldukça farklı olabilir.
Bazı toplumlarda insanlar kaybı kalabalık içinde yaşar; cenazeler, taziyeler ve anma törenleriyle acı paylaşılır. Bazılarında ise daha sessiz ve içe dönük bir yas anlayışı hâkimdir. Bu ritüeller yalnızca gelenek değildir. Aynı zamanda psikolojik bir işleve de sahiptir. Kaybı görünür kılar, kişinin yalnız olmadığını hissetmesini sağlar ve yaşanan acıya toplumsal bir tanıklık sunar.
Sanat da yüzyıllardır benzer bir işlev görüyor. Çünkü bazı duygular yalnızca anlatılarak değil, izlenerek ve hissedilerek anlaşılabiliyor.
Charlotte Wells’in yönettiği Aftersun, yası doğrudan anlatmaz. Film boyunca bir kaybın ardından geriye dönüp hafızayı yeniden kurmaya çalışan bir yetişkinin gözünden çocukluk anılarını izleriz. Film ilerledikçe şunu fark ederiz: Bazen yas, kaybettiğimiz kişiyi değil; onun hakkında artık cevaplayamayacağımız soruları taşımaktır.
Manchester by the Sea ise yasın her zaman “iyileşmeyle” sonuçlanmayabileceğini gösterir. Bazı kayıplar insanı tamamen eski hâline döndürmez. Hayat devam eder, fakat kişi yaşadığı acıyla birlikte yaşamayı öğrenmeye çalışır. Bu yönüyle film, yasın her zaman çözülebilecek bir problem olmadığını hatırlatır.
Nomadland ise kaybın ardından yeniden yaşam kurmayı anlatır. Filmde yas yalnızca ölümle sınırlı değildir; evini, işini, alıştığı düzeni ve yaşam biçimini kaybeden insanların da yas tuttuğunu görürüz. Bu nedenle film, yasın bazen yeni bir başlangıcın sessiz eşlikçisi olabileceğini gösterir.
Maggie O’Farrell’in Hamnet romanı ise bir çocuğun ölümünün yalnızca ebeveynleri değil, bütün aile sistemini nasıl değiştirdiğini incelikle işler. Roman bize şunu hatırlatır: Büyük kayıplar yalnızca bir insanın yokluğunu değil, ilişkilerin bütün dokusunu değiştirir.
Belki de sanatın yas hakkında öğrettiği en önemli şey şudur: Her kayıp benzersizdir. Bu yüzden her yas da kendine özgüdür.
Yas Tutmak Hiç Biter mi?
Bu sorunun tek bir cevabı yok.
Belki de daha doğru soru şudur: Yas tamamen biter mi, yoksa zaman içinde değişir mi?
Bugün psikoloji alanındaki birçok yaklaşım ikinci seçeneğe daha yakındır. Çünkü zaman geçtikçe kaybettiğimiz kişiyi ya da yaşadığımız kaybı unutmayız. Ancak onunla kurduğumuz ilişki değişebilir. İlk zamanlarda hayatın merkezinde duran acı, zamanla yaşam öykümüzün bir parçasına dönüşebilir.
Belki de iyileşmek, hiç üzülmemek değildir.
Kaybettiğimiz kişiyi özlemeye devam ederken de gülebilmek, yeni ilişkiler kurabilmek, yeni hayaller kurabilmek ve yaşamın bizi şaşırtmasına yeniden izin verebilmektir.
Yas tutmak, unutmak değildir.
Yas tutmak, kaybettiğimiz şeyi yanımıza alarak yaşamayı yavaş yavaş öğrenmektir.
Yas tutmak, yalnızca bir insanı kaybetmenin ardından yaşanan bir süreç değildir. Bazen bir şehrin, bir ilişkinin, bir kimliğin ya da artık mümkün olmayan bir geleceğin de yasını tutarız. Bu nedenle yas yalnızca geçmişe ait değildir; bugünü ve geleceği de dönüştürür.
Belki de yasın amacı, kaybettiğimiz şeyi geride bırakmak değildir. Onun hayatımızdaki yerini inkâr etmeden, değişen yaşamla yeniden ilişki kurabilmektir. Çünkü bazı kayıplar bizi eksiltmekten çok, bizi yeniden şekillendirir.
Bu Konuyu Daha Derinlemesine Dinlemek İsterseniz
Bu yazıda ele aldığımız konuları, varoluşçu psikoloji perspektifinden daha ayrıntılı biçimde “Varım, Öyleyse Düşünüyorum” podcast’inin “Yas Tutmak: Kaybın Ardından Hayat Nasıl Değişir?” bölümünde konuşuyorum. Dilerseniz aşağıdan dinleyebilirsiniz.
Bazen bir kaybı anlamaya çalışmak, yalnızca geçmişe değil, bugün kim olduğumuza da daha yakından bakabilmenin bir yolu olabilir.
Not: Bölümde yasla beraber epeyle ilişkilerden bahsettik. Aile, arkadaşlık, romantik ilişkiler ve kendimizle ilişkimize dair düşünmeye alan açmak isterseniz hem podcast bölümlerini dinleyebilir hem de yazılara göz atabilirsiniz.


Bir yanıt yazın