Bir şey anlatıyorsunuz. Karşınızdaki sizi dinliyor gibi görünüyor ama aslında vereceği cevabı hazırlıyor. Ya da bir derdinizi paylaştığınızda konu bir şekilde onun meselesine geliyor ve siz derdiniziyle baş başa kalıyorsunuz.
Bu tanıdık geldi mi?
Gerçek arkadaşlık bundan çok farklı. Ferahlatan. Yükü azaltan. Sırtınızı yaslayabildiğiniz. Hesapsızca içinizi dökebildiğiniz. Yeri geldiğinde size ayna olan, yeri geldiğinde sadece elinizi tutan.
Hayat zaten yeterince meşakkatli. Bir de arkadaşlıkları zorlaştırırsak geriye ne kalır?
“Arkadaş” Kelimesi Bile Bir Şey Söylüyor
Türkçede arkadaş kelimesi “arka” kökünden ve ortaklık bildiren “-daş” ekinden geliyor. Birbirine arka çıkan, destek olan kişiler anlamında. Eskiler “ayakdaş” dermiş; birlikte yürüyen.
Yani bu kelimenin içinde başından beri şu var: Arkadaş yanında yürüyen, arkanı kollayan, sana destek olan kişi. Sadece birlikte zaman geçirilen değil; birlikte yol yürünen.
İnsanlığın En Eski Arkadaşlık Hikâyesi
Arkadaşlık meselesi yalnızca bizim dönemimizin meselesi değil. İnsanlık tarihinin en eski yazılı destanına bakıyoruz — Gılgamış Destanı. MÖ 2100’lere dayanıyor.
Gılgamış, halkına zulmeden güçlü bir kraldır. Tanrılar ona eşit bir güçte Enkidu adında vahşi bir adam yaratır. İkisi önce dövüşür, ama Gılgamış onun kendine eşit olduğunu fark eder ve birbirlerinin en yakın dostu olurlar. Enkidu’nun etkisiyle Gılgamış kendi varoluşunu, ölümlülüğünü sorgulamaya başlar. Ve Enkidu öldüğünde Gılgamış derin bir varoluş kriziyle yüzleşir. Sevdiği arkadaşını geri getirmek için ölümsüzlüğü aramaya çıkar.
Dört bin yıl önce yazılmış bu hikâye hâlâ bu kadar tanıdık geliyorsa, arkadaşlığın ne kadar köklü bir insan ihtiyacı olduğunu gösteriyor.
Antik Yunan’da Akhilleus ile Patroklos. İlyada’da anlatılan bu bağ savaş meydanında bile sadakatin simgesi olmuş. Patroklos öldüğünde Akhilleus’un duyduğu acı, destanın seyrini değiştiriyor.
Ve çok daha yakın bir tarihe gelelim: Simone de Beauvoir ile Jean-Paul Sartre. Aralarında romantik bir boyut da vardı ama bu ilişkinin en güçlü tarafı entelektüel bir arkadaşlık olmasıydı. İkisi de birbirinin yazılarını ilk okuyan, ilk eleştiren, ilk cesaretlendiren kişiydi. Beauvoir Sartre’ın fikirlerini sadece kabul etmedi; onlarla tartıştı, onları zorladı, kendi düşüncesiyle dönüştürdü. Beauvoir bir keresinde şunu söyledi: “Sartre ile olan ilişkim hayatımın en büyük başarısıdır.” Bunu okuduğumda ilk tepkim “neden bu kadar mütevazı” olmuştu. Sonra anladım — o bağın ne kadar dönüştürücü olduğunu söylüyor aslında.
Aristoteles’in Üç Tür Arkadaşlığı
Aristoteles, Nikomakhos Etiği’nde arkadaşlığa iki bölüm ayırmış. Felsefi bir eser için bu çok büyük bir yer. Ve şunu söylüyor: “Arkadaşsız yaşamayı kimse seçmez, her türlü iyiliğe sahip olsa bile.” Arkadaşlık o kadar önemli ki adalet bile onun yanında ikincil kalabilir: İnsanlar arkadaş olduğunda adalete ihtiyaç duymazlar, ama adil olduklarında yine de arkadaşlığa ihtiyaç duyarlar.
Aristoteles üç tür arkadaşlıktan bahseder. Birincisi fayda arkadaşlığı; iki tarafın birbirinden bir şey kazandığı ilişkiler. İkincisi zevk arkadaşlığı; birlikte vakit geçirmekten keyif alınan ama çoğunlukla yüzeysel kalan ilişkiler. Ve üçüncüsü en değerli olanı: erdem arkadaşlığı. Bu arkadaşlık, karşındaki insanı kim olduğu için sevdiğin, onun iyiliğini gerçekten istediğin, paylaşılan değerler ve ortak bir yaşam anlayışı üzerine kurulu ilişki. Aristoteles’e göre bu tür arkadaşlıklar nadirdir. Zaman, yakınlık ve karşılıklı tanıma gerektirir.
Hayatınızda hangi tür arkadaşlıklar var? Ve en çok hangi türe ihtiyaç duyuyorsunuz?
Onları Seçiyoruz
Arkadaşlıkla ilgili en çok aklıma kazınan şey şu: Onları seçiyoruz.
Aileyi seçemiyoruz. Doğduğumuz ülkeyi, dili, tarihi seçemiyoruz. Ama arkadaşları seçiyoruz. Kimlerle birlikte büyümek istiyoruz? Kimlerin derdini kendi derdimiz gibi taşıyacağız? Kiminle bu hayat yolunda yürümeyi arzu ediyoruz?
Bu soruları sormak, aslında kim olduğumuzu ve ne istediğimizi sormaktır.
Burada önemli bir şeyi vurgulamak istiyorum: Seçilmiş aile dediğimizde, ailemizle aramızın kötü olduğu anlamına gelmiyor. Ailemizi sevebiliriz, onlarla güçlü bağlarımız olabilir. Ama aile bize fırlatılmış bir gerçek. Arkadaşlar ise inşa ettiğimiz bir gerçek. İkisi birbirini dışlamıyor.
Kimlik ve Arkadaşlık: Ergenlikten Yetişkinliğe
Çocukken arkadaşlık çoğu zaman uyum üzerinden ilerliyor. Bir gruba ait olmak, dışlanmamak. Bunun için zaman zaman kendimizden bir şeyler feda ediyoruz.
Ve dışlanmak gerçekten çok büyük bir şey. Bir masada yer olmaması, bir gruba dahil edilmemek; ergenlikte bunlar sinir sisteminde derin izler bırakıyor. Çünkü o yaşta reddedilmek yalnızca “o grup beni beğenmedi” anlamına gelmiyor. Zihin bunu çok daha geniş bir şeye çeviriyor: “Bir şeyler yanlış benimle.”
Ama zaman geçtikçe bir şey değişiyor. Yavaş yavaş şunu fark ediyoruz: Benim kendi seçimlerim var. Benim kimliğim var. Ve bu kimliği inşa ederken hayatıma kimi istiyorum?
İşte o noktada arkadaşlığın anlamı dönüşüyor. Martin Buber’in yaklaşımıyla düşündüğümüzde, bazı ilişkilerde karşımızdaki kişi bir nesneye dönüşür. İşlevi ve rolü vardır. Ama gerçek arkadaşlıkta karşımızdaki insan gerçekten bir “sen” olur. Bizi bilir. Gerçekten bilir. Bazen bizim unuttuğumuz taraflarımızı bile hatırlar.
Gerçek Arkadaşlıkta Ayna Olmak
Gerçek arkadaşlık sadece birbirimizin sırtını sıvazlamak değil. Yeri geldiğinde ayna olabilmek. Ama bunu nasıl yapıyor doğru bir arkadaş?
“Senin iyiliğin için söylüyorum, kilo ver.” “Senin iyiliğin için söylüyorum, o ilişkiyi bırak.” Bunlar ayna olmak değil. Dikte etmek.
Gerçek olan şu: “Fark ediyorum ki böyle bir şey yaşıyorsun. Ne düşünürsün bununla ilgili?” Deyip geri çekilebilmek. Seni zihninde taşımak. Seni merak etmeye devam etmek. Ve söyledikten sonra senin ne yapacağını senin seçimine bırakmak.
Çünkü arkadaşınızın tavsiyesini uygulamak zorunda değilsiniz. Bazen insan bile bile o kuyunun olduğunu bilir ve yine de düşer. O arkadaşın görevi kuyuya düşmesini engellemek değil; düştüğünde ip sarkıtmak, yaralarını birlikte sarmak.
Karşısında durmak değil. Arkasından itmek değil. Yanında durmak.
Karşılıklılık: Dengeli Bir Alışveriş
Bazen öyle arkadaşlıklar olur ki sürekli aynı meseleyi konuşursunuz. Ve bir noktada fark edersiniz — siz artık kendinizi konuşamıyorsunuz. Orada bir denge bozulmuş oluyor.
Karşılıklılık her zaman yüzde elli yüzde elli değil. Bazen biri sıfıra düşer ve öteki yüzde yüzünü verir. Bu olur, bu güzel bir şey. Ama geçici olmalı. Zamanla döngü dönmeli.
Çünkü arkadaşlık bir yoldaşlık. Bir işbirliği. Birbirimizin en karanlık köşelerini bilmek. Olduğumuz gibi biri olmamıza alan açmak.
Arkadaş Ayrılıkları
Çok az konuşulan bir konu: Arkadaş ayrılıkları.
Sevgili ayrılıkları üzerine şarkılar yazılır, filmler çekilir. Ama yıllarca süren bir arkadaşlığı kaybetmek — bu da çok ciddi bir şey. Bir yas sürecini beraberinde getiriyor.
Yirmili yaşlarınız o kişiyle geçmiş olabilir. Üniversite hayatınız. Çok sevmişsiniz ama bir şeyler oturmamış. Büyük kavgalara gerek yok. Bazen öyle bir şey olur ki o arkadaşlık biter. Geride kalır.
Ve o ayrılığın bir acısı var. Onu andığınızda bir burukluk var, hüzünle karışık bir tebessüm var. Hem “ne güzeldi” hem “ne yazık ki bitti” aynı anda.
Her arkadaşımız; yanımızda olmaya devam edenler ya da geride bıraktıklarımız. Hepsi hayatımızın bir yerine dokundu. Her biri bir kilometre taşı oldu.
Varoluşsal Yalnızlık ve Arkadaşlık
Varoluşçu terapist Irvin Yalom, insanın hayatında çözülemeyecek bazı gerçeklerle yaşadığını söyler. Bunlardan biri varoluşsal yalnızlıktır.
Buradaki yalnızlık evde tek başına oturmak değil yalnızca. İnsan ne kadar yakın ilişkiler kurarsa kursun, kendi iç dünyasının tamamını bir başkasına aktaramaz. Hepimizin içinde yalnızca bize ait olan bir alan vardır.
İlk duyduğumda bu fikir biraz karamsar gelmişti. Ama zamanla başka bir tarafını gördüm. Belki mesele yalnızlığı tamamen ortadan kaldırmak değildir. Belki mesele yalnız olmadığımızı hissettiren insanlarla karşılaşmaktır.
Bir arkadaş korkularınızı ortadan kaldırmaz. Belirsizliklerinizi çözmez. Ama bazen yanınıza oturur. Sizi dinler. Bir şey söylemeden yanınızda kalır. Ve bazen size şunu hissettirir: “Bu yolu tek başıma yürümüyorum.”
Sanırım gerçek arkadaşlığın özü de bu. Hayatı bizim yerimize yaşamazlar. Ama hayatı yaşarken bize eşlik ederler.
Bu konuyu “Varım, Öyleyse Düşünüyorum” podcast’inin “Arkadaşlık” bölümünde de konuştum. Aşağıdan dinleyebilirsiniz.
Online seans için: sudemirkol.com | Instagram: @sudemirkolbaysal


Bir yanıt yazın