İlişkiyi İlk Öğrendiğimiz Yer: Aile ve Bize Bıraktıkları

Dünyaya geldiğimizde hiçbir şey bilmiyoruz.

Nasıl sevileneceğimizi bilmiyoruz. Nasıl kızılacağımızı bilmiyoruz. Yardım istemenin güvenli olup olmadığını bilmiyoruz. Üzgün olduğumuzda ne olacağını bilmiyoruz.

Ve tüm bunları ilk öğrendiğimiz yer aile oluyor — ya da bize bakan kim varsa, onlar. Aile ilişkileri, hayatla kurduğumuz ilk ilişki. Ve bu ilk ilişki düşündüğümüzden çok daha derin izler bırakıyor.

Heidegger’in Deyimiyle: Fırlatılmışlık

Varoluşçu filozoflar insanın dünyaya “fırlatıldığından” söz eder. Seçmeden, sormadan, hazırlanmadan bu dünyaya geliyoruz. Doğduğumuz aileyi seçmiyoruz. Doğduğumuz ülkeyi, dili, tarihi seçmiyoruz. Ve gözlerimizi açtığımızda karşımızda kim varsa, onlarla başlıyor her şey.

Bu “fırlatılmışlık” yalnızca felsefi bir metafor değil. Çok somut bir gerçek. Çünkü o ilk anda hayatla ilgili hiçbir referansımız yok. O boşluğu dolduran ilk şey bakım verenlerimiz oluyor.

Taklit Yoluyla Öğrenmek

Yürümeyi onlardan öğreniyoruz. Konuşmayı. Ama bunun da ötesinde, sevginin nasıl göründüğünü öğreniyoruz. Kızgınlığın nasıl ifade edildiğini. Üzüntünün karşılanıp karşılanmadığını. Yardım istemenin güvenli olup olmadığını. Merakın ödüllendirilip ödüllendirilmediğini.

Bunların hiçbirini bilinçli olarak öğrenmiyoruz. Absorbe ediyoruz. Adeta bir alıcı gibiyiz — filtre yok, seçim yok, sadece alma var. Ve o aldıklarımız zamanla kim olduğumuzun bir parçası haline geliyor.

Sartre bunu şöyle ifade eder: Birey, aile ilişkilerini, içinde doğduğu tarihin koşullarını içselleştirir ve sonra bunları dışa vurur. Yani biz sadece öğrenmiyoruz — biz o öğrendiklerimiz haline geliyoruz. En azından başlangıçta.

Ontolojik Güvenlik: Kendini Sağlam Hissetmek

Kendi varlığınızı gerçek, canlı ve sağlam hissetmek. Dünyada güvende olduğunuzu hissetmek. Kim olduğunuzu bilmek ve bu bilginin sarsılmaz olduğunu hissetmek.

Psikiyatrist R.D. Laing buna “ontolojik güvenlik” diyor. Ve bu güvenlik nereden geliyor? Tekrar tekrar deneyimlenen şu histen: Sesimi çıkardığımda biri duyuyor. İhtiyacım olduğunda biri geliyor. Hata yaptığımda sevgi geri çekilmiyor.

Aile ilişkilerinde bu hissin karşıtı da var. Kendi gerçekliğinize güvenememek. Sürekli “gerçekten öyle mi, yoksa ben mi yanlış anlıyorum” diye sormak. Kendinizi temelden sağlam hissedememek.

Peki bu güvensizlik nereden geliyor? Çoğu zaman çocuğun deneyiminin sürekli reddedilmesinden. “Hayır korkmuyorsun.” “Hayır üzülmüyorsun.” “Bak ablan aynı şeyi yapıyor, o ağlamıyor.” Bu küçük ve büyük inkârlar zamanla çocuğun kendi içine güvenini zedeliyor.

Tanıdık geliyor mu? “Ben aşırıya kaçıyorum.” “Çok hassasım.” “Neden bu kadar etkileniyorum ki.” Bu sesler çoğu zaman dışarıdan içe alınmış sesler.

Yeterince İyi Ebeveyn

Mükemmel ebeveyn değil — yeterince iyi ebeveyn.

Psikanalist Donald Winnicott’un bu kavramını duyduğumda hem bir nefes aldım hem de çok şey anladım. Çünkü mükemmel ebeveyn olmak mümkün değil. Ve gerekli de değil.

Yeterince iyi olmak şu anlama geliyor: Çocuğun ihtiyaçlarına çoğunlukla, zamanında ve yeterince cevap verebilmek. Her zaman değil, çoğu zaman.

Bu tutma ortamında çocuğun gerçek benliği filizleniyor. Kendiliğinden, spontan, meraklı, canlı olan o benlik. Güvenli bir zemine ihtiyacı var bunun için. Bir nevi sera gibi — sert bir rüzgar esmeden önce o fidanın biraz kök salmasına izin veren bir yer.

Kapsanmak: Duygularla Yalnız Kalmamak

Wilfred Bion’un bize verdiği çok değerli bir kavram var: Kapsama.

Çocuk büyük bir korku yaşıyor. Bu korku onun için dayanılmaz. Ağlıyor. Ve iyi yeterli bir bakım veren ne yapıyor? Sadece fiziksel olarak gelmiyor. Duygusal olarak da geliyor. O korkuyu alıyor, içselleştiriyor, sindiriyor ve çocuğa geri veriyor. “Evet korktun. Ben buradayım. Geçer.”

Çocuk bunu tekrar tekrar yaşadıkça şunu öğreniyor: Duygular taşınabilir. Büyük hisler insanı mahvetmez. Yardım isteyebilirim.

Bunu yaşamayan çocuk ise şunu öğreniyor: Bu duygularla yalnız baş etmem gerekiyor. Ya bastırmalıyım, ya da bunaltmalıyım. Yetişkinlikte duyguları bastıran ya da duyguların içinde boğulan insanların çoğunda, erken dönemde bu kapsanma deneyimi eksik kalmıştır. Bu bir suçlama değil. Çoğu bakım veren kendi içlerinde böyle bir yük taşırken bunu veremez hale gelmiştir.

Aile İlişkilerinde Tutarlılık: Hayatın Öngörülebilirliği

Çocuk için tutarlılık güvenlik demek.

Bir ebeveyn bir şey söylüyor, diğeri bambaşka bir şey söylüyor. Ya da aynı ebeveyn bugün gülen, yarın aynı şeye kızan biri. Çocuk ne yapacağını bilemez hale geliyor.

Ve çocuğun zihni bunu sessizce bir öğrenmeye dönüştürüyor: “Demek ki ilişkiler böyle. İnsanlar her an değişebilir. Her an her şey olabilir.” Bu öğrenme yetişkinliğe taşınıyor. İlişkilerde sürekli tetikte olmak, güvenmekte zorlanmak, “bir gün her şey alt üst olur” hissiyle yaşamak — bunların kökleri çoğu zaman o erken dönemin tutarsızlığında yatıyor.

Sadece sonucuyla değerlendirilen çocuk ise zamanla şunu öğreniyor: Ürettiğimde değerliyim. Başardığımda seviliyorum. Bu inanç yetişkinlikte nasıl görünür? Dinlenince kendimi suçlu hissediyorum. Verimli olmadan değerli hissedemiyorum. Sürekli bir şeyler yapmalıyım. Tanıdık mı?

İyiyi ve Kötüyü Bütünleştirebilmek

Psikanalist Melanie Klein’ın bize verdiği çok değerli bir şey bu.

Bebek başlangıçta dünyayı ikiye bölerek algılıyor: İyi anne ve kötü anne. İhtiyacını karşılayan anne iyidir, karşılamayan kötüdür. Bebek için bunlar henüz aynı kişi değil.

Zamanla, sağlıklı bir gelişimde, bu ikisi birleşiyor. Bebek şunu öğreniyor: Beni seven ve bazen hayal kırıklığı yaratan bu kişi aynı kişi. İyi ve kötü bir arada olabilir. Ve bu her şeyi yıkmaz.

Bu bütünleştirme hayati. Çünkü hayat da tam böyle. Bu bütünleştirmeyi yapamayan biri yetişkinlikte ya her şeyi idealize ediyor, en ufak hayal kırıklığında yıkılıyor. Ya da tam tersi — her şeye şüpheyle yaklaşıyor, iyi bir şey gördüğünde “ama bir gün biter” diye bekliyor. İkisi de sinir sisteminin sürekli tetikte olması demek. Ve bu çok yorucu.

Varoluşsal Kaygı ve Yaratıcılık

Varoluşçu felsefe şunu söylüyor: Hayatta olmak başlı başına kaygı veren bir şey. Bu kaygı insanın varoluşunun bir parçası. Doğduğumuz andan itibaren belirsizlik içindeyiz.

Ama sağlıklı bir erken dönem aile ilişkisi bu kaygıyı yok etmiyor — yok edemez. Ama onu yaşanabilir kılıyor. “Evet dünya belirsiz, ama ben buradayım, sen buradayım, birlikte taşıyabiliriz” mesajını veriyor.

Ve bu temel güven duygusu, çocuğun o varoluşsal kaygıyı yıkım değil, merak ve keşif enerjisine dönüştürebilmesini sağlıyor. “Bilmiyorum ama öğrenebilirim.” “Düştüm ama kalkabilirim.” “Bu zor ama deneyebilirim.”

Son Olarak

Tüm bunları konuşurken ne ebeveynlerimizi ne de kendimizi suçlamak istiyorum. Ebeveynler de kendi ailelerinden, kendi yaralarından, kendi zamanlarından geliyor. Onlar da mükemmel değildi — mükemmel olmak mümkün değil zaten.

Ama şunu biliyoruz: Aile ilişkileri bizi şekillendirdi. Hem güzel şekillerde hem de zorlaştıran şekillerde. Ve bu şekillenmenin farkına varmak, anlamlandırmak ve üzerine çalışmak mümkün.

Belki bugün kendi ilişki örüntülerinize baktığınızda “hep böyle” dediğiniz bir şey fark ettiniz. Belki bir cümle tanıdık geldi. Bu farkındalık zaten bir başlangıç.


Bu konuyu “Varım, Öyleyse Düşünüyorum” podcast kanalımın İlişkiler Serisi: Aile bölümünde de konuştum. Dinlemek için bağlantı aşağıda.

Online seans için: sudemirkol.com | Instagram: @sudemirkolbaysal

“İlişkiyi İlk Öğrendiğimiz Yer: Aile ve Bize Bıraktıkları” ögesine 2 yanıt

  1. […] insan kendisini tamamen başkalarından bağımsız kurmaz. Ailemiz, arkadaşlarımız, romantik ilişkilerimiz, içinde yaşadığımız kültür ve çağ bizi […]

  2. […] Aileyle kurduğumuz ilk bağların sonraki ilişkilerimize nasıl yansıyabileceğine dair aile ilişkileri üzerine yazımı da […]

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir