Aşk mı Sevgi Mi?
Aşk mı sevgi mi? Bu soru eminim duyduğunuz veya üzerine düşündüğünüz bir sorudur.
Türkçe çok ilginç bir dil. Çoğu dilde sevgi ve aşk için tek kelime var — İngilizce’de love, Fransızcada amour. Ama Türkçe bu ikisini ayırmış. Sanki dilin kendisi bize şunu söylüyor: Bunlar aynı şey değil.
Ve gerçekten aynı şey değil.
Aşk: Bir Taşkınlık Hali
Aşkı düşündüğümde aklıma daha çok bir taşkınlık hali geliyor. Sanki bir anda hayatımıza giren, bizi sarsan, dünyaya bakışımızı değiştiren bir şey. Kendimizi ondan uzak tutamadığımız, sürekli onu düşündüğümüz, gördüğümüzde içimizde bir şeylerin hareketlendiği bir deneyim. Belki de bu yüzden yüzyıllardır aşkın gözü kördür deniyor. Çünkü âşık olduğumuzda karşımızdaki insanı olduğu gibi görmekten çok, onunla ilgili kurduğumuz hayali de seviyoruz. Biraz idealize ediyoruz. Kusurlar görünmez olmuyor belki ama geri planda kalıyor.
Belki de bu yüzden aşk bu kadar güçlü hissettiriyor. Çünkü yalnızca karşımızdaki insanı değil, onunla ilgili ihtimalleri de seviyoruz. Onunla yaşayabileceğimiz hayatı, onunla olabileceğimiz kişiyi, onunla kurabileceğimiz geleceği de seviyoruz. Bir tarafıyla aşkın içinde arzu var, tutku var, özlem var. Biraz ateş gibi.
Ve belki de tam bu yüzden aşkın içinde bazen bir de kırılganlık var. Onu kaybettiğimizde yalnızca bir insanı değil, bütün o ihtimalleri de kaybediyoruz. Bu yüzden aşk acıları bu kadar derin hissettiriyor bazen.
Sevgi: Bir Seçim
Ama sevgi dediğimiz şey sanki biraz başka bir yerde başlıyor. Çünkü zaman geçtikçe karşımızdaki insanın yalnızca güzel taraflarını değil, zor taraflarını da görmeye başlıyoruz. Kırgınlıklarını, korkularını, inatlarını, eksiklerini, çelişkilerini görüyoruz. Ve tam burada yeni bir soru ortaya çıkıyor: Bütün bunları gördükten sonra da yanında kalmak istiyor muyum?
Belki sevgi tam da burada başlıyor.
Düşünün: Aşık olduğunuz insanın sabah kalktığında hiç hoş olmadığını keşfettiğiniz an. Ya da çok önem verdiğiniz bir konuda bambaşka düşündüğünü öğrendiğiniz an. Ya da hayal ettiğinizden çok daha karmaşık, çok daha kırılgan, çok daha insan biri olduğunu gördüğünüz an. İşte o anlarda aşkın ateşi söner gibi hissedebilir. Ama eğer o anlarda hâlâ yanında kalmayı seçiyorsanız, belki de o zaman sevgi başlıyor.
Erich Fromm’un sevgiye bakışı da bana hep bunu hatırlatıyor. Fromm’a göre sevgi yalnızca bir duygu değil; bir yönelim, bir beceri ve bir eylem. Yani sevgi başımıza gelen bir şey olmaktan çok, yaptığımız bir şey. Emek verdiğimiz, sorumluluk aldığımız, ilgilendiğimiz, tanımaya çalıştığımız bir şey. Belki sevginin içinde romantik olmayan ama çok kıymetli bir şey var: seçim.
Neden Bağlanmak Bu Kadar Zor?
Madem sevgi dediğimiz şey karşımızdaki insanı bütün kusurlarıyla görebilmek ve buna rağmen yanında kalmayı seçebilmekse, neden bugün bunu yapmak bu kadar zor geliyor? Neden bir yandan yakınlık istiyoruz ama bir yandan ilişkilerden korkuyoruz?
Bu sorunun cevabını yalnızca insanların içinde değil, insanların yaşadığı dünyada da aramak gerekiyor. Çünkü romantik ilişkilerden bahsederken aslında yalnızca iki insanın birbirine ne hissettiğini konuşmuyoruz. O ilişkinin içinde yaşandığı koşulları da konuşuyoruz.
Evlilik yaşları yükseliyor. Çocuk sahibi olma oranları düşüyor. İnsanlar yalnızca bir ilişki isteyip istemediklerini değil, nasıl bir hayat istediklerini de yeniden düşünmeye başlıyorlar. Ekonomik bağımsızlığı kazanmak zorlaşıyor. Ve bu koşullar değiştiğinde, ilişkilere dair beklentiler de kaçınılmaz biçimde değişiyor.
Bir de seçeneklerin artmış olması var. Bugün hiç karşılaşmayacağımız insanlarla karşılaşabiliyoruz. Önümüzde çok daha fazla ihtimal var. Ama ilginç olan şu ki seçeneklerin artması her zaman karar vermeyi kolaylaştırmıyor. Bazen tam tersine zorlaştırıyor. Çünkü her seçim aynı zamanda seçmediğimiz ihtimallerden vazgeçmek anlamına geliyor.
Ve belki de bugün romantik ilişkilerde yaşadığımız temel gerilim burada: Yakın olmak istiyoruz ama özgürlüğümüzü kaybetmek istemiyoruz. Sevilmek istiyoruz ama hayal kırıklığına uğramak istemiyoruz. Birine bağlanmak istiyoruz ama yanlış kişiye bağlanmaktan korkuyoruz.
Etiketler ve Belirsizlik
Bu gerilimin bir yansıması olarak ilişkilere verdiğimiz isimlerin de değiştiğini fark ediyoruz. Ghosting, love bombing, situationship, talking stage… Neden bu kadar çok isme ihtiyaç duyuyoruz?
Bir kısmı gerçekten faydalı. İsimler yaşadığımız şeyleri anlamamıza yardımcı oluyor. Ama bir taraftan da şunu görüyorum: Sanki bugün yalnızca ilişki yaşamıyoruz. İlişkinin ne olduğunu da sürekli müzakere ediyoruz.
Ve sosyal medya bu müzakereye ayrı bir boyut katıyor. Çünkü artık yalnızca kendi ilişkimizi yaşamıyoruz. Başkalarının ilişkilerini de sürekli izliyoruz. O mükemmel görünen fotoğraflar, yıldönümü paylaşımları, nişan haberleri. Ve farkında olmadan kendi ilişkimizi o görüntülerle karşılaştırmaya başlıyoruz. Oysa o fotoğrafların arkasında ne olduğunu bilmiyoruz.
Tüm bu müzakerenin içinde karşımızdaki insanı gerçekten görmeye vakit kalmıyor bazen. Çünkü onu bir insan olarak değil, bir özellikler listesi olarak görmeye başlıyoruz. Boyu, mesleği, ilgi alanları, gelir düzeyi. Fark etmeden insanları bir özgeçmiş gibi okumaya başlıyoruz. Oysa hiçbirimiz bundan ibaret değiliz.
Tam da burada Martin Buber’in çok sevdiğim bir ayrımı devreye giriyor. Buber, insanların birbirleriyle iki farklı şekilde ilişki kurabildiğinden bahseder. Ben-O ilişkisinde karşımızdaki kişi bir nesneye dönüşür. Onu tanımaya çalışmaktan çok, ondan ne elde edeceğimize bakarız. Ama romantik ilişki dediğimiz şey yalnızca bir ihtiyacın karşılanması değildir. Karşımızdaki insan kendi hikâyesiyle gelir. Kendi korkularıyla, kendi geçmişiyle, kendi yaralarıyla. Ve o iki hikâye bir süre yan yana yürümeye çalışır.
Bir insanı gerçekten tanımak zaman istiyor. Bir insanı gerçekten görmek zaman istiyor. Belki de bugün yaşadığımız en büyük gerilimlerden biri burada: Bir yandan derin ilişkiler istiyoruz. Ama bir yandan derin ilişkilerin gerektirdiği zamanı, sabrı ve belirsizliği taşımakta zorlanıyoruz.
Yakınlık ve Beden
Partnerler arkadaş olabilirler. Birlikte gülebilirler, dertleşebilirler. Ama romantik ilişkilerde bunlara ek olarak başka bir boyut daha vardır: Beden. Arzu. Yakınlık. Dokunmak.
Cinselliği konuşurken çoğu zaman yalnızca seks üzerinden ele alıyoruz. Oysa cinsellik bundan çok daha geniş bir alanı kapsıyor. Çünkü iki insanın birbirine nasıl yakınlaştığıyla da ilgili. Birbirini öpmek. Sarılmak. Yan yana yürümek. Kalabalık bir davette göz göze gelip gülümsemek. Gün içerisinde sebepsiz yere omzuna dokunmak.
Yakınlık dediğimiz şey bazen büyük romantik jestlerden çok, gündelik hayatın içindeki küçük temaslarda yaşıyor. Kapıdan içeri girerken verilen bir öpücükte. Birlikte sessizce oturabilmekte. Bazen insanlar aynı evin içinde yaşayabiliyor ama birbirlerine dokunmadan. Zamanla yalnızca bedenler değil, zihinler de birbirinden uzaklaşmaya başlıyor.
İyi Bir İlişki Nedir?
Çoğu insanın zihninde şu canlanıyor: Uzun süren ilişkiler, yıllarca devam eden evlilikler. Sanki bir ilişkinin değeri öncelikle ne kadar sürdüğüyle ölçülüyormuş gibi.
Ama bundan o kadar emin değilim. Çünkü hayatta hiçbir şey sonsuza kadar sürmüyor. Ve bir ilişkinin yalnızca sürmüş olması onu değerli kılmadığı gibi, bitmiş olması da onu değersiz kılmıyor.
Ayrılık deyince çoğu zaman aklımıza başarısızlık geliyor. Ama bir ilişkinin bitmesi onun başarısız olduğu anlamına mı geliyor? Her ayrılık acı verebilir — hatta iyi ki bitmiş dediğiniz bir ilişki bile. Çünkü yalnızca karşımızdaki insanı kaybetmeyiz. O ilişkideki kendimizi, o rutinleri, o hayalleri de kaybederiz.
Uzun süren bir ilişkide zaman zaman “biz” diye düşünmeye başlıyoruz. Ve ilişki bittiğinde “biz”in içindeki “ben” de biraz kaybolmuş oluyor. Kim olduğunu, ne istediğini yeniden bulmak gerekiyor. Bu bazen ilişkinin kendisinden daha uzun sürebiliyor.
Bazen insanlar yıllarca sürmüş bir ilişkinin ardından “Yıllarım boşa gitti” diyor. Ama şunu sormak gerekiyor: Eğer ilişkinin tek amacı sonsuza kadar sürmekse, evet, biten her ilişki başarısız görünür. Ama ilişkinin amacı yalnızca sürmek değilse, başka sorular sormaya başlarız. Bu ilişki bana ne öğretti? Kendimle ilgili ne gördüm? Bazen bir ilişkiden çıkıp “Ben böyle bir ilişki istemiyormuşum” diyebilmek bile çok büyük bir kazanımdır.
Yalom’un sık sık hatırlattığı bir şey vardır: Ne kadar yakın olursak olalım, her birimiz kendi zihnimizin içinde yaşayan insanlarız. Kimse bizi bütünüyle bilemez. Ama buna yaklaşan anlar yaşayabiliriz. İşte ilişki biraz da bununla ilgilidir. Tam olarak anlaşılmak değil, anlaşılmaya yaklaşmak. Tam olarak birleşmek değil, bir süre aynı yolda birbirimize eşlik etmek.
Ve bazen o yol ayrılır. Ama ayrılmış olması, birlikte yürünmüş olan yolu değersiz kılmaz.
Atilla İlhanın da dediği gibi: “Ayrılık da sevdaya dahil”
Bu konuyu “Varım, Öyleyse Düşünüyorum” podcast’inin “Romantik İlişkiler” bölümünde de konuştum. Dinlemek için bağlantı aşağıda.
Online seans için: sudemirkol.com | Instagram: @sudemirkolbaysal


Bir yanıt yazın