Duygularımı Anlayamıyorum: Hissetmek ile Düşünmek Arasındaki Fark

Duygularımı Anlayamıyorum: Aslında Sorun Bu Olmayabilir

“Böyle hissetmem lazım.” “Bu duygudan bir an önce kurtulmam lazım.” “Anlayamıyorum kendimi, ne hissediyorum bilmiyorum.”

Bu cümleler tanıdık geliyor mu? Büyük ihtimalle geliyor. Çünkü duygularla ilişkimiz çoğu zaman bu şekilde kuruluyor: Pragmatik, formüle edilmiş, çözüme odaklı. Sanki duygular birer problem ve bizim görevimiz onları bir an önce ortadan kaldırmak.

Oysa burada temel bir yanlış anlama var. Ve bu yanlış anlama, “duygularımı anlayamıyorum” hissinin de kaynağında yatıyor. Gelin birlikte duyguların bize ne anlattığını anlamak için bir yolculuğa çıkalım.

Duygular Bir Pusula Gibidir

Varoluşçu psikoterapi geleneğinden Emmy van Deurzen, duygular için çok güçlü bir metafor kullanıyor: Pusula.

Duygular, herhangi bir yönüyle özünde olumlu ya da olumsuz değildir. Bu etiketler — iyi duygu, kötü duygu — yalnızca o duygunun bize ne kadar tanıdık geldiğini ya da bizi neye doğru götürdüğünü gösterir. Duygular gelgitler gibidir; akıntıları, karşı akıntıları, çapraz akıntılarıyla.

Hava gibidir. Ve hiçbir zaman “hava yok” diye bir şey olmaz. Biz her zaman belirli bir ruh halinin içindeyizdir. Duygularımız bize, şu anda dünyaya nasıl yöneldiğimizi, ona doğru mu gittiğimizi yoksa ondan mı uzaklaştığımızı gösterir.

Peki biz ne yapıyoruz? Pusulaya bakmak yerine onu susturmaya, kapatmaya ya da hızla geçiştirmeye çalışıyoruz.

Hissetmek ile Düşünmek Neden Aynı Şey Değildir?

Bu soruyu yanıtlamanın en iyi yolu, Van Deurzen’in kitabındaki şu karşılaştırmadan geçiyor. İki farklı terapi seansı diyaloğu. Aynı kişi, aynı durum. Biri his diliyle ilerliyor, diğeri düşünce diliyle.

His diliyle gidilen konuşmada: Danışan “üzgünüm” diyor. Terapist de bu duygunun içinde kalmasına alan açıyor. Kısa süre içinde “aslında öfkeliyim, hem ona hem kendime karşı” geliyor. Terapist burada araya girip: “İki önemli duygu.” diyerek danışanın duygularının altını çiziyor. Ardından danışan: “Çığlık atmak istiyorum. Tuhaf, hem güçlü hissettiriyor hem korkutucu.” Ve bir de ekliyor: “Tanıdık bir his.”

Düşünce diliyle gidilen konuşmada: “Hoşuma gitmedi.” → “Geçmişte de böyle olurdu.” → “Bu birkaç şeyi açıklıyor olabilir.” şeklinde ilerliyor. Terapist: “Yaşadıklarınızı mı açıklayabilir?” sorusunu soruyor ve danışan: “Evet, sanırım. İlginç” yanıtını veeriyor.

İkinci konuşmada ne oldu? Kişi hiçbir duyguya girmedi. Her şeyi teorik düzlemde işledi. Sanki kendi deneyimini uzaktan izleyen bir seyirci gibi -ki bu bazen seanslarda faydalı olabilir; kendimize uzaktan bakabilmek. Ancak içeride bir duygu varsa ve ona sadece düşüncelerle yaklaşılırsa anlayış için yeterli derinlik oluşmayabilir-

Bir şeyi düşünmek onu seyretmek gibidir. Hissetmek ise içine girmek gibi.

Terapistin kullandığı kelime bile bu yüzden önemli. “Önemli” kelimesi içeriden olmayı ima eder. Danışanın söylediği “İlginç” kelimesi ise mesafeyi. Ve mesafe bazen ihtiyacımız olsa da bazen kendimizi anlamaya engel teşkil edebilir.

Duygusal Hissizleşme: Tanıdık Ama Sessiz Bir Kriz

“Kendimi iyi hissetmiyorum.” “Bir şeyler hissediyorum ama ne olduğunu bilmiyorum.” “İçim boş gibi, ama neden olduğunu anlayamıyorum.”

Bunlar duygusal hissizleşmenin, ya da psikoloji literatüründe geçen adıyla aleksitiminin — yani duygulara kelime bulamamanın — en yaygın belirtileri. Ve bu düşündüğümüzden çok daha yaygın. Araştırmalar, bu özelliğin genel nüfusun yaklaşık yüzde onunda klinik düzeyde görüldüğünü, ancak bir süreklilik üzerinde değerlendirilmesi gerektiğini — yani bir ölçüde herkeste bulunduğunu — ortaya koyuyor.

Yani “duygularımı anlayamıyorum” diyenler için şunu söyleyebiliriz: Bu bir karakter sorunu değil. Bu, büyük ölçüde öğrenilmiş bir şey. Ve öğrenilmiş her şey, zamanla dönüşebilir.

Bu kadar hızın içinde sürekli bir şeyler yapmaya, bir şeyler başarmaya ve mükemmel hayatlar yaşamaya itilen biz insanların bir noktada artık duyguların bir duvarın arkasında görünmez olması da bir yandan anlaşılı gibi sanki… Ne dersiniz?

Neden Duygulardan Kaçıyoruz?

Hızlanan hayat ritmi içinde hissetmeye alan açmak giderek zorlaşıyor. Sürekli düşünmek, planlamak, yapmak… Bunlar bazen duymak istemediğimiz şeylerden uzak durmanın en kabul görmüş yolları haline geliyor.

“Bu duygunun içinde kalmak istemiyorum. Ne yapmalıyım?”, “Nasıl kurtulabilirim bundan?”, “Mutsuzum ama mutsuz olmak istemiyorum.”, “Kalbim kırık ama üzülmekle vakit harcayamam.”, “Çok öfkeliyim ama tartışmak istemiyorum.”, “Hayal kırıklığına uğradım ama bununla şimdi uğraşamam.”; bu liste uzar gider…

Ve hemen bir eylem geliyor: Kalkıp ortalığı toplamak, bir yürüyüşe çıkmak, arkadaşlarla bir şeyler yiyip içmek. “Geçer. Unuturum.” diyoruz.

Oysa sadece erteliyoruz. O duygu orada durmaya devam ediyor.

Nitel araştırmalar, bu tablonun içinde yaşayan insanların sesini duymamız için bize fırsat sunuyor: Katılımcılar zamanla duygusal tepkilerini bir kaçınma kültürüne uyarlıyorlar; ihtiyaçlarını, kırılganlıklarını, tanınmayan üzüntü ve öfkelerini bastırıyorlar. Ve bunu yaparken sürekli aktif olmayı, meşgul kalmayı bir çıkış yolu olarak kullanıyorlar. Duygu bastırmanın ise depresyon, anksiyete ve açıklanamayan bedensel belirtilerle güçlü biçimde ilişkili olduğu tutarlı şekilde ortaya konuluyor.

Bir duygu ne kadar çok bastırılmaya çalışılırsa, o duygunun paradoks biçimde daha da güçlendiği de görülüyor. Kaçmaya çalıştığımız şey bazen tam da peşimize takılan şey halini alıyor…

Duygularınla Dost Olmak

Van Deurzen şunu söylüyor: Duyguları dışa vurmak — katarsis — tek başına bir şeyi değiştirmiyor. Asıl dönüşüm, duygular tanıdık hale geldiğinde, karşılandığında, anlaşıldığında başlıyor. Ve bu onlarla dost olmaktan geçiyor.

Bunu en iyi anlatan hikaye, kitabın kendi içinde. Kate adında bir danışanın hikayesinde. Panik atakları başlamış ve arkadaşının önerisiyle terapiye başvuruyor. Birkaç seansta teknik öğrenip çözüleceğini düşünerek geliyor. Terapist ona “nasıl hissediyorsun?” diye soruyor. Kate’in cevabı ise şu: “Bilmiyorum… ne demek istiyorsunuz? Sadece nefes alamadım.”

Sonraki seanslarda ortaya çıkıyor ki Kate yıllardır ne hissettiğinin farkına varmak yerine ne düşündüğüne, ya da ne düşünmesi gerektiğine odaklanmış. Bu nedenle duygulara dair kelime dağarcığı küçük. Ve aylar sonra bir seansta şunu söylediğini görüyoruz:

“Az önce bir şeyin farkına vardım. Duygularım benim sahip olduğum şeyler değil. Onlar benim ne olduğum. Ve bu, onları kabul edilebilir kılıyor.”

Bunu bir soru olarak değil, bir cümle olarak söylüyor. Kendi farkındalığı ile.

Peki Nereden Başlanır?

Duygularla dost olmak büyük bir adım gerektirmiyor. Küçük ama dürüst sorularla başlıyor:

  • Şu an bedenimde ne hissediyorum?
  • Bu his nerede, göğsümde mi, boğazımda mı, midemde mi?
  • Bu duyguya bir isim verebilir miyim? Tam olarak değilse bile yaklaşık olarak ne diyebilirim ona?
  • Bu duygu bana ne anlatmaya çalışıyor olabilir?

Ve belki de en zor ama en dönüştürücü soru:

“Bu duygudan kaçmak yerine ona merakla yaklaşabilir miyim?”

Son Olarak

Varoluşçu anlayış şunu söylüyor: Duygularımızı bastırdığımızda yalnızca bir histen kaçmıyoruz. Kendimizden, anlamımızdan ve varoluşumuzdan kaçıyoruz.

“Duygularımı anlayamıyorum” diyorsanız — bu bir başlangıç noktası. Anlamak için önce hissetmeye izin vermek geliyor. Ve hissetmek, düşünmekten çok farklı bir şey.


Bu konuyu detaylı dinlemek isterseniz aşağıdan dinleyebilir ve daha fazla bölüm için “Varım, Öyleyse Düşünüyorum” podcast kanalıma göz atabilirsiniz.

Online seans için: iletisim@sudemirkol.com | Instagram: @sudemirkolbaysal

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir