Arkadaşlıklar hakkında genellikle şuna inanırız: Ne kadar yakınsak, o kadar iyi bir arkadaşlıktır bu. Yakınlık, neredeyse kendiliğinden bir değer gibi kabul edilir; sorgulanmaz, tartışılmaz. Ama durup düşündüğümüzde, bu “yakınlık” dediğimiz şey tam olarak neyi anlatır? Ve neden bazı “çok yakın” arkadaşlıklar, kimsenin beklemediği bir anda, geri dönülmez biçimde biter?
Belki de mesele, yakınlığın ne olduğunu sandığımızla gerçekten ne olduğu arasındaki farktır. Çoğu zaman yakınlığı her şeyi paylaşmakla, her an birbirine açık olmakla, birbirinin hayatına sınırsızca dahil olmakla karıştırırız. Oysa bazı ilişkiler vardır; içinde çok şey konuşulur ama çok az şey duyulur. Bazılarında ise neredeyse hiç konuşulmaz ama kişi kendini tuhaf bir şekilde güvende hisseder. Belki de sadece temasın sıklığıyla ya da yoğunluğuyla açıklanabilecek bir şey değildir…

Bazı arkadaşlıklar vardır ki dışarıdan pek çok kişi onlara “etle tırnak gibi” benzetmesi yapabilir. Yedikleri içtikleri ayrı gitmez, her kararı beraber alırlar, sürekli birlikte vakit geçirirler, birbirlerinin hayatlarıyla ilgili en ufak ayrıntıya dahi hakimdirler. Ve bu hal çoğunlukla “yakın arkadaşlık” olarak tanımlanır. Çok iyidirler, sıkı fıkıdırlar. Fakat bu gibi arkadaşlıklarla ilgili gölgede kalan, dışarıdan görmesi zor bazı meseleler oluşabilir. Örneğin birinin başından bir şey geçtiğinde hemen diğerine analatmadığında yaşanan gerginlikler. Birinin ötekine “bence bu kararı böyle alma” dediği yerde ötekinin kendince başka bir karar alması karşısında çıkan tartışmalar. “Ben sana demedim mi?” soruları. Biri haklı çıktığında “Bak ben sana demiştim”ler… Yakınlıkla nitelendirilen ilişkinin artık ben ve sen olarak iki özneden değil de “biz” yumağında eriyip gitmesi hali. Sınırların gittikçe silikleşmesi.
Peki konu buralara nasıl gelir? Nasıl olur da bu kadar iyi arkadaşlıklar aniden biter? Birbirinden ayrı düşünemediğimiz iki arkadaş ne olur da bir daha bir araya gelmezler? İşte bu yazıda ele alacağımız konumuz: Yakın arkadaşlıklar nasıl biter?
Arkadaşlık Nedir?
Arkadaşlığın tek bir tanımını yapmak zordur. Ama en basit haliyle tanımlamak istersek, birbirini yakın olarak tanıyan iki veya daha fazla insanın birbirine sevgi, saygı ve anlayış göstererek kurduğu ilişki diyebiliriz. Arkadaşlık, insanın ihtiyacı olan en temel bağlardan biridir. Öyle ki milattan önce yaşamış filozoflar dahi bu kavram üzerine düşünmüş, kimileri de yazmıştır.

Aristoteles, arkadaşlığı üç gruba ayırır: (1) fayda için arkadaşlık, (2) haz için arkadaşlık, (3) erdem için arkadaşlık. Faydacı arkadaşlık, her iki tarafın da birbirine fayda sağlaması ile oluşan bir ilişkiyi anlatır. Örneğin düzenli olarak gittiğini kuaförünüzle bir arkadaşlık kurabilir, birbirinize hayatlarınızla ilgili meseleler analatabilirsiniz. Bu esnada sizin ihtiyacınız olan işlem tamamlanırken kuaförünüz de para kazanmış olur. Ancak bunun ötesinde derinlikli bir bağ kurulmaz. Fayda sağlandığı sürece o iletişim devam eder. Haz için arkadaşlıkta ise kişiler yalnızca eğlenmek için bir araya gelirler. Derin konular konuşmak, dert anlatmak, zor bir durumda yardım istemekten ziyade birlikte keyifli vakit geçirmek için bir araya gelen insanların ilişkisini anlatır. Erdem için arkadaşlıklarda ise kişiler birbirlerine daimi olarak destek olurlar. Taraflar birbirlerinin iyiliğini isterler ve bunu isterken herhangi bir fayda veya haz elde elde etmek için değil; niyetleri gerçekten bu olduğu için isterler [1].
Çoğumuz “gerçek arkadaşlık” derken aslında bu üçüncü türü hayal ederiz.
Fakat belki de bu tür arkadaşlıkları bu kadar zor ve kırılgan yapan şey tam da buradadır. Çünkü birinin iyiliğini gerçekten istemek, onu kendi hayallerimize, korkularımıza ya da beklentilerimize göre şekillendirmemeyi de gerektirir. Yani karşımızdakini bir “ben” olarak görebilmeyi.
Ama Ben Senin İyiliğini Düşünüyorum
İnsanların büyük çoğunluğu yakın arkadaşının her daim iyiliğini düşündüğünü söyler muhtemelen. Arkadaşının mutlu olmasını istediğini, onun iyi bir hayat yaşamasının kendisini de mutlu edeceğini falan filan. Peki burada “Senin iyiliğini düşünüyorum.” ile başlayan veya biten cümlelerin içinde ne kadar Aristoteles’in bahsettiği “erdem” vardır? Ne kadarı şimdi bahsedeceğim sınır meselesini işaret eder?

Sınır derken ilişkilerde kişilerin “ben” olarak orataya koyduğu veya koyamadığı sınırları kastediyorum. Tarafların birbirlerine nereye kadar müdahale edebileceklerini, birbirlerine neyi söyleyip söyleyemeyeceklerini içeren sınırlar. Yakınlıktan bahsederken sınır meselesi başta kulağa “mesafeli” gelse de, yakınlığı esas anlamlı, derinlikli ve sürdürülebilir kılan yer tam da burasıdır; sınırlar.
Burada Aristoteles’in tarif ettiği erdemli arkadaşlık ile Martin Buber’in sözünü ettiği “Ben–Sen” ilişkisi birbirine yaklaşır: Her ikisi de, iki ayrı öznenin birbirini bir araç ya da uzantı değil, kendi sınırları olan bir varlık olarak tanıdığı ilişki biçimlerine işaret eder. Sınır, kişilerin bireysel olarak kendilerini tanımalarını gerektirmektedir. Yani burada sadece arkadaşların birbiri ile olan ilişkilerinden değil; kişilerin kendileri ile olan ilişkiden de bahsetmemiz gerekir.
Ben Olmadan Biz Olmak

Martin Buber, “Ben-O” ve “Ben-Sen” olarak ilişkilenme biçimini ikiye ayırmıştır. Ben-O ilişkisinde her iki tarafta nesneye dönüşür. “Ben-Sen” ilişkisi ise benin (ego) bir başka ben ile karşılaşıp kendi sınırlarını bulmasıyla tam bir ben olduğunu idrak etmesi olarak tanımlanabilir [2]. Buber için mesele, bu iki ilişki biçiminden hangisinin daha ahlaklı ya da daha doğru olduğu değildir. İnsan, hayatın büyük bölümünü zaten Ben–O ilişkileri içinde geçirir. Öğretmenine, doktoruna, kasiyere, otobüs şoförüne, hatta bazen en yakınındakilere bile çoğu zaman birer “O” gibi yaklaşır. Bu, kaçınılmazdır. Sorun, tüm ilişkilerin bu düzleme sıkışmasıdır.
Çünkü Ben–O ilişkisi, karşımdakini bir işlev, bir rol ya da bir ihtiyaç nesnesi olarak görmeye başladığım noktada ortaya çıkar. Beni güldüren kişi, beni yalnız hissettirmeyen kişi, beni tamamlayan kişi, beni ayakta tutan kişi… Bu tanımlar ilk bakışta sevgi dolu gibi görünür; ama içinde sessiz bir şey taşırlar: Karşımdaki artık biri değil, bir şeye dönüşmüştür. Ve çoğu zaman, ben de onun gözünde aynı şekilde bir şeye indirgenirim.
Bu tür ilişkiler özellikle kimlik gelişiminin yoğun olduğu ergenlik döneminde daha sık görülür. Çünkü ergenlik, insanın henüz kendisiyle ilgili net bir cevaba sahip olmadığı bir dönemdir. “Ben kimim?” sorusu havada asılı durur. Bu soruya verilen cevaplar çoğu zaman içeriden değil, dışarıdan gelir. Arkadaşlar bu yüzden sadece arkadaş değil, aynı zamanda birer aynadır. Kim olduğumuzu, nasıl biri sayıldığımızı, neyin normal neyin tuhaf olduğunu onlardan öğreniriz. Bu yüzden ergenlik arkadaşlıkları genellikle çok yoğun, çok iç içe ve çok kırılgandır. Bu yoğunluk ise çoğu zaman yakınlık olarak addedilir.
Bu tür arkadaşlıklar bittiğinde ise “Ama çok yakındılar, nasıl oldu?” diye sorulur. Oysa bu bir anda değil, bir süreç içinde gerçekleşir. Çoğu zaman taraflar bunun tam olarak bilincinde de olmaz. Burada arkadaşlıklar büyüyünce değil; özne olmaya başladıkça biter.
Uzun Süreli Arkadaşlık Mümkün Mü?
Tüm bunlar yakın arkadaşlığın mümkün olmadığı veya sürdürülemeyeceği anlamına gelmez elbette. Fakat şunu kabul etmek önemlidir: arkadaşlıklar aynı kalarak değil, beraber değişebilerek sürdürülebilir. Birbirini belirli rollere hapsetmeyen, “sen böyle değildin, sana ne oldu?” sorularıyla birbirini sıkıştırmayan, birbirine birer ben olarak değişmesine alan açan ilişkilerdir yakın arkadaşlık.

Sessizliğe tahammül edebilen, birbirinin özel alanına saygı duyan, birbirinin seçim özgürlüğünü gözeten arkadaşlıkların içinde beslenebiliriz. Aksi halde ilişkiyi sürdürmek uğruna kendi benliğimizin sınırlarından feragat etmeye başladığımız ve nesneleştiğimiz/nesneleştirdiğimiz bir noktaya geliriz.
En temelde mesele yakın arkadaşlık kavramı içinde bizim kim olduğumuzdur. Yakın dediğimiz şey bizi genişletiyor mu yoksa alanımızı daraltıyor mu? Karşımızdakini gerçekten “sen” olarak mı görüyoruz yoksa onu çeşitli işlevsellikler içinde “şeyleştiriyor” muyuz? Belki de bazı arkadaşlıkların bitmesi üzücü olduğu kadar bir uyanıştır da. Ve belki de arkadaşlığını sürdürenler iki kişinin birbirine tutunan değil; birbirini bırakabilenlerdir.
Kaynaklar
Çınar, A. (2006). Martin Buber’de Varoluş ve Etik:’Ben-Sen’İlişkisi. Değerler Eğitimi Dergisi, 4(12), 9-27.
Prather, A. (2021, March 13). Understanding friendship through the eyes of Aristotle. Antigone Journal. https://antigonejournal.com/2021/03/understanding-friendship-through-aristotle/


Bir yanıt yazın