The Roses (Güller), senaryosu Warren Adler tarafından yazılan ve 1981’de yayımlanan The War of the Roses (Güllerin Savaşı) romanına dayanan, Jay Roach’un yönettiği bir 2025 filmidir. Başrollerinde Benedict Cumberbatch ve Olivia Colman yer alır. Film, evli bir çiftin ilişkilerinin, beklenmedik bir olay sonrası nasıl dönüşmeye başladığını konu alır.
Theo (Benedict Cumberbatch) bir mimardır. Ivy (Olivia Colman) ise bir aşçıdır. Theo’nun iç sıkıcı bir toplantının ardından kendini açıkça ortaya koyup ortamı terk etmesiyle yolları, bir restoranın mutfağında kesişir. Bu karşılaşma, ilişkilerinin başlangıç noktasını oluşturur. Amerika’ya taşınarak bir hayat kuran çiftin iki çocuğu olur. Theo, büyük bir mimarlık projesinin son aşamasındadır. Ivy ise iş hayatından uzaklaşıp çocukların bakımını üstlenir. Bu dengede her şey yolunda ilerliyor gibi görünür. Theo, Ivy’nin çocukları fazla kuralsız büyüttüğünden zaman zaman şikâyet etse de odağı çoğunlukla iştedir. Ivy ise bulunduğu rolden memnun görünür. Film, bu noktada aileyi işlevsel, dengeli ve sorunlarını büyütmeyen bir yapı olarak sunar.
Bozulan Dengeler
Bir gün Theo, Ivy’ye kiralık bir dükkân tuttuğunu söyler ve burayı küçük bir restorana dönüştürebileceğini anlatır. Mekân kısa sürede, az kişinin uğradığı ama Ivy’nin haftada birkaç gününü keyifle geçirdiği bir restorana dönüşür. Aynı dönemde Theo da büyük projesini tamamlar. Yelkenliye benzeyen, gerçekten yelkeni olan iddialı bir bina tasarlamıştır. Ancak şiddetli bir fırtına sırasında bina, herkesin gözleri önünde yıkılır.
Neredeyse eşzamanlı olarak, Ivy’nin restoranına gelen bir eleştirmen Ivy’ye tam not verir. Bu iki olay, ilişkinin dengesini sessizce yerinden oynatır. Kariyeri açısından ağır bir yıkım yaşayan Theo, hayal kırıklığını dışa vurmaz. Ivy’nin başarısına sevinmeye çalışır. Ivy ise sevincini geri çekerek Theo’ya destek olmayı seçer. Kısa bir konuşmanın ardından birlikte bir karar alırlar.

Theo’nun, yaşanan bu başarısızlığın ardından kısa sürede sektörde iş bulması pek olası görünmemektedir. Ivy’nin işi ise giderek büyür. Bu nedenle evin geçimini Ivy üstlenir; Theo da çocukların bakımını devralır. Theo, disiplinli yapısıyla çocukların hayatını düzene sokmaya çalışır. Ivy bu düzenden rahatsızlık duyar. Buna rağmen iş hayatına dönmenin, kabul görmenin ve takdir edilmenin verdiği haz, bu rahatsızlığı bir süre geri plana iter. Theo ise yaşadığı travmadan uzaklaşabildiği bu dönemde kendini çocuklara verir.
Bu noktada roller değişmiştir. Ancak bu değişim üzerine konuşulmaz. Yeni denge kabul edilir, fakat anlamlandırılmaz. İlişki, sessizce farklı bir biçime bürünür. Hikâye tam da burada başlar: dengelerin yer değiştirdiği, fakat temasın hâlâ kurulmadığı yerde.
Herkes Mutlu Olsun Diye Herkes Mutsuz Oldu
Theo, bir noktada gücünü yeniden topladığını düşünür ve işe dönebileceğine inanır. Ancak bu, taraflardan birinin çocuklarla ilgilenmeye devam etmesini gerektirir. Ivy, yükselen kariyerinden vazgeçmek istemez. Aynı zamanda Theo’yu tamamen işten alıkoyamayacağının da farkındadır. Bu nedenle ona bir teklif sunar.
Ivy, satın aldığı arsaya Theo’yu götürür. Burada, yeteneklerini sergileyebileceği bir ev inşa etmesini ister. Plan nettir. Ivy çalışmaya devam eder, evi finanse eder. Theo ise bu ev aracılığıyla mimarlık yetkinliğini yeniden kanıtlar ve sektöre daha güçlü bir dönüş yapar. Düşüncede her şey yerli yerindedir. Ancak ev tamamlandığında bu denge işlememeye başlar.
Theo, evi bir yemekle açmak ister. Bu, onun için yalnızca bir kutlama değil, görünür olma çabasıdır. Ivy ise bu davete karşı mesafelidir. Arkadaşlarının evi övgüyle karşılamasına rağmen, yüzündeki memnuniyetsizlik gizlenmez. Akşam ilerledikçe gerilim artar. Yemek, Ivy’nin herkese hakaretler savurması ve insanlara pasta fırlatmasıyla son bulur. Ortaya çıkan manzara nettir. Herkes mutlu olsun diye kurulan bu düzen, kimseyi mutlu etmez.
Aksine, ikisi de kendi dünyalarına gömülüp kendi deneyimlerine odaklandıkları için birbirlerini göremez ve duyamaz hale gelirler. İkisi de birbirinin başarısını ve ilgi alanlarını görmezden gelir, hatta küçümser. Burada açık bir rekabet oluştuğunu söylemek mümkündür. Çift artık “birlikte” değil; karşı karşıya gelmiş iki rakiptir.
:max_bytes(150000):strip_icc()/the-roses-Olivia-Colman-082825-259f6d73aed04969baf79bf40061c0b3.jpg)
Theo için bu ev, geri dönüşün simgesiyken Ivy için yeni bir yük, hatta bir geriye çekilme ihtimalidir. Sanki birinin istediği olursa öteki kaybedecek gibidir. İkisi de bunu açıkça söylemez ama izleyici artık durumun bir çekişmeden ibaret olduğunu görür. Söylenmeyenler ise kendisini öfke olarak gösterir. Asıl sorun bugün ne olduğundan çok, dün nelerin konuşulmadığıdır.
İlişki Dinamikleri
Theo ve Ivy’nin ilişkisine bakarken, aslında iki kişinin birbirleriyle değil, kendileriyle kuramadıkları temasla karşılaşırız. Film, karakterlerin iç dünyasını doğrudan açmaz. Bunun yerine bizi davranışların içine bırakır. Bu anlamda boşluk izleyiciye doldurulması üzere bırakılır.
Theo başarılı, disiplinli ve kontrol etmeye alışkın bir figür olarak durur. Ivy ise uzun süre ev içinde kalan, çocuklarla ilgilenen ve ortamı yumuşatan taraftır. Aralarındaki ilişki, kendine özgü bir mizah ve ortak bir dil üzerinden ayakta duruyor gibi görünür. Ancak bu dilin çatışmayı bastıran ve ya da öteleyen bir yerde durduğu anlaşılır. Hatta bu dili çift olarak gittikleri terapi seansı sahnesinde de görürüz. Theo ve Ivy, terapistin onlara verdiği ödevi adeta dalga geçer gibi hazırlarlar -ki elbette içinde bir parça gerçeği de barındırır. Bunun üzerine terapist onlara terapi için uygun olmadıklarını söyleyip seansı bitirir. Oysa çiftimiz çok eğlenmiştir. E tabii bir yere kadar sürecektir bu…

Film süresince Theo’nun ezilen tarafta olduğu izlenimi hâkim olsa da meselenin pek de böyle okunamayacağı açıktır. Theo’nun Ivy için bir dükkân kiralaması, ilk bakışta destekleyici bir jest gibi dursa da aslında içinde barınan örtük bir hiyerarşi de vardır. “Sen bu işi biliyorsun”, “arada gider gelirsin”, “sana iyi gelir” gibi bir yerden kurulan bu teklif, Ivy’nin tutkusunu değil, Theo’nun konforunu merkeze alıyor gibi görünür. Ona hediye olarak sunduğu şeyin bu denli büyüyeceğini Theo da beklemez. Hatta bir konuşmalarında “birkaç gün gider gelirsin diye konuşmuştuk” dediğini görürüz.
Ne var ki Ivy, bu alanı beklenmedik bir biçimde sahiplenir. Restoran büyür. Ivy görünür olur. Takdir edilir. Ve tam da burada Theo’nun hesap etmediği bir duygu devreye girer. Film bunu açıkça söylemez, ama sezdirir: bir parça haset. Çünkü Theo’nun toparlanması zaman alırken, Ivy hiç planlanmayan bir hızla ilerler.
Bu noktada ikisi de kendileriyle temas etmekten kaçınır. Ivy çıkıp “Bu işi seviyorum, vazgeçmek istemiyorum” demez. Theo ise “Bu başarısızlık beni derinden sarstı, kendime kızıyorum” demez. Bunun yerine ebeveynlik rolleri konuşulur. Disiplin, gevşeklik, doğru ebeveynlik tartışılır bir hâl alır.
Aslında çatışma çocuklar üzerinden yürümez. Çocuklar, çiftin kendi güçlerini ve haklılıklarını yansıttıkları bir alan hâline gelir. Kim daha iyi ebeveyn? Kim daha doğru yetiştiriyor? Bu sorular, asıl soruların yerini alır. Ne zaman ki çocuklar evden çekilir, yani bu yansıtma alanı ortadan kalkar, ilişki çıplak kalır. O noktadan sonra tırmanış başlar. Çünkü artık kimsenin saklanacak bir rolü kalmaz.
Film, bu süreci özellikle büyüterek anlatır. Son on beş dakikadaki aşırılık, birdenbire ortaya çıkan bir delilik değildir. Uzun süre bastırılmış, konuşulmamış ve dönüştürülmemiş bir gerilimin taşmasıdır. İzleyici olarak “Bu da fazla” derken, film şunu düşündürür: Demek ki içeride tutulan şey de fazlaydı.
Ölüm Bizi Ayırana Dek
Filmin son bölümünde gerilim hızla yükselir. Çekişmeli bir boşanma sürecine giren Theo ve Ivy, bu kez evin kime kalacağı konusunda karşı karşıya gelir. Ev adeta gücün bir sembolü hâline gelir. Başka hiçbir maddi mesele konuşulmazken sadece o ev üzerinden bir tartışma döner. Tartışma kısa sürede kontrolden çıkar. Ivy’nin Theo’ya silah doğrultmasıyla çatışma fiziksel bir boyut kazanır.

Bu noktada çift, birbirlerini yalnızca inciterek değil, yok ederek bir sonuca ulaşabileceklerine inanır. Ancak tam da bu uç noktada beklenmedik bir kırılma yaşanır. Öfke yerini bir fark edişe bırakır. “Aslında birbirimizi seviyoruz” cümlesi dile gelir. Bu an, bir çözümden çok bir duraksamadır. Sevgi ifade edilir, fakat temas hâlâ kurulmaz. Onca hakaretin, tehdidin ve geri çekilmenin ardından bu fark ediş ikna edici değildir. Film, bu sahnede izleyiciyi özellikle rahatsız eden bir boşluk bırakır.
Tam barıştıklarını düşündüğümüz anda, kavga sırasında zarar gören ocaktan bir gaz sızıntısı başladığını görürüz. Buna rağmen çift, romantik bir an yaratmak istercesine mum yakmaya yeltenir. “Ölüm bizi ayırana dek” sözü bu kez bilinçli bir ironiye dönüşür. Film, bundan sonrasını göstermez. Ancak artık ilişki çoktan sonunu hazırlamıştır. Ayrılık, tarafların vereceği bir karar olmaktan çıkar. Son, neredeyse kendiliğinden gelir.


Bir yanıt yazın