Sentimental Value (Affeksjonsverdi) Filmi Hakkında

Joachim Trier’in yönettiği Sentimental Value (Affeksjonsverdi), bir baba kız hikâyesi gibi görünse de bir evin içinde nesiller boyunca birikmiş, söylenmemiş ve aktarılmış duyguların anlatısına dönüştüğüne şahitlik ediyoruz. Senaryosu Trier ve Eskil Vogt imzası taşıyan filmde başrolleri Renate Reinsve (Nora), Stellan Skarsgård (Gustav) ve Inga Ibsdotter Lilleaas (Agnes) paylaşıyor. Reinsve’yi yeniden Trier sinemasının merkezinde görmek ister istemez The Worst Person in the World filmi ile bağlantılı mı sorusunu gündeme getiriyor; ancak bambaşka karakterler ve hikayesiyle bu kez mesele bireysel kimlik arayışından çok, aile içinde kurulamayan temas oluyor.
Sentimental Value Konusu: Bir Senaryo Teklifiyle Başlayan Hesaplaşma
Film, yönetmen baba Gustav’ın yazdığı yeni senaryoda başrolü kızı Nora’nın oynamasını istemesiyle başlar. Bu teklif, yüzeyde profesyonel bir iş birliği gibi görünür. Oysa yıllardır duygusal olarak mesafeli duran bir babanın, kızına dolaylı bir temas arayışıdır bu.
Nora teklifi reddeder. Babası daha herhangi bir oyununun tamamını bile seyretmemiştir. Nasıl bu kadar emindir bu rolü en iyi kendisinin oynayacağına? Gustav ise yalnızca bu rolün hakkını en iyi onun vereceğini söylemesiyle yetinir. Bu cümle, film boyunca yankılanır. Bilmek birini uzaktan tanımak mıdır yoksa onunla olan ilişkisine gerçekten emek vermek mi?
Bu noktada film yalnızca bir baba kız çatışması kurmaz; sevginin ifade biçimlerini sorgulamaya başlar.
Ev: Sentimental Value Kavramının Kalbi
Agnes, annelerinden kalan eşyaları bölüşmek için Nora’yı eve çağırır. Ev çatlak duvarları, yorgun yüzeyleri ve geçmişi taşıyan sessizliğiyle başlı başına bir karakterdir. Gustav yıllar önce bu evi boyayarak, onararak “düzeltmeye” çalışmıştır. Ancak yüzey düzelse de çatlaklar kalmıştır.

Nora kendine bir vazo seçer. Küçük, sıradan bir nesne. Tam o sırada Gustav ve Nora’nın reddettiği rolü oynayacak olan ünlü oyuncu Rachel Kemp evi görmek için gelirler. Karşılaşmadan kaçmak isteyen Nora vazoya çarpar. Vazo neredeyse düşecekken Nora onu son anda tutar ve kimseye görünmeden evden çıkmayı başarır.
Vazo kırılmaz. Ama kırılganlığı görünür olur.
O vazo yalnızca bir eşya değildir. Anneye, eve ve aile fikrine işaret eden manevi değerlerden biridir. Sağlam kalsa da kırılabilirliğini bize göstermiştir. Ev de böyledir. Ayaktadır ama çatlaklarla doludur. Adeta yaşanmışlıkların sessiz taşıyıcısı gibi.
Evde bulunan sobanın kapağını açıldığında aşağıdaki tartışmalar duyulur. Konuşmaların dinlenmesi ailenin birbirini duyduğu ama birbirine temas etmediği gerçeğini gözler önüne serer. Sıcaklık yayması beklenen bu eşyanın mesafeyi ve soğukluğu göstermesi de son derece çarpıcı bir mesaj taşır. Birlikte ama yalnız hissettiren bu ev ve eşyaları artık maddi değerlerini ve önemlerini yitirse de manevi olarak pek çok anının ve duygunun taşıyıcı olarak Nora, Agnes ve Gustav’ın karşısına çıkıyor.
Rachel Kemp Neden Vazgeçti? Kişisel Bir Hikâyenin Temsil Sınırı

Nora rolü reddettikten sonra Gustav bu kez dönemin ünlü oyuncularından Rachel Kemp’e yönelir. Rachel projeye ilk etapta çok heveslidir. Gustav’ın geçmiş filmlerinden etkilenmiştir ve yeni senaryonun parçası olmak ister. Ancak metni okudukça içinde onulmaz bir huzursuzluk oluşmaya başlar.
Oynayacağı karakter Gustav’ın annesi midir?
Yoksa saçını ve kıyafetlerini benzettiği kızı Nora mı?
Ya da bu iki kadının iç içe geçmiş bir versiyonu mu?

Senaryo biyografik değildir ama fazlasıyla kişiseldir. Karakterler net çizgilerle ayrılmaz; duygular birbirine sızar. Rachel bir noktada şunu fark eder: Bu hikâye teknik bir performansla taşınabilecek bir metin değildir. İçinde yaşanmışlık vardır. Ve o yaşanmışlığa Rachel ait değildir. Ne yaparsa yapsın zorlama olacaktır.
Rachel’in vazgeçişi bir yetersizlik değil, bir sınır kabulüdür. Her acı temsil edilebilir mi? Her hikâye oyunculukla yeniden kurulabilir mi? Film burada sanatın gücünü değil, sınırını da hatırlatır. Gustav’ın yazdığı senaryo aslında bir aile içi kırılmanın ürünü gibidir. Bu yüzden dışarıdan birinin o merkeze yerleşmesi mümkün olmayacaktır. Rolün Nora’ya dönmesi tesadüf değildir. Hikâye kişisel olduğu ölçüde, temsil alanı daralmaktadır.
Nora Karakteri: Sahnedeki Işık, Hayattaki Çatlak
Nora bir tiyatro oyuncusudur. Sahneye çıkmadan önce geçirdiği panik atak bize içinde bir yerde ne kadar zorlandığını görmemizi sağlar. Nefesi daralır, bedeni sıkışır. Çözülmemiş meseleler adeta bedende belirir. Bu sahne, filmin en önemli işaretlerinden biridir. Çünkü Nora’nın içindeki düğümler kelimelerle değil fizyolojik tepkiyle görünür olur.
Sahneye çıktığında ise bambaşkadır. Büyük kostümler, dekorlar ve güçlü ışıklar altında devleşir. Oynadığı karakterin duygularını güçlü bir biçimde sahneye akıtır. Kendi hayatında sessiz ve geri çekilmiş görünen kadın, sahnede genişler.
Bu karşıtlık yalnızca estetik değil bir sıkışmışlığın ifadesidi olarak yansır. Nora kendi hayatında küçülür, sahnede büyür. Belki de canlılığını yalnızca başkasının metninde yaşayabilir.
Filmin ilerleyen bölümlerinde Nora’nın ağır depresif dönemler geçirdiğini, hatta bir intihar girişimi olduğunu ima eden sahnelerle karşılaşırız. Senaryodaki bir pasajı yüksek sesle okuduğunda kendi karanlığıyla ve gerçeğiyle yüzleşir. Bu yüzleşme, babasının onu gerçekten anlayıp anlamadığı sorusunu yeniden açar.
Duygularını ancak sahnede ortaya koyabiliyor gibi görünen Nora için Gustav da bunu mu hedeflemiştir?
Kız Kardeşlik: Karşılıklı Koruma

Film yalnızca baba kız meselesi değildir. Kız kardeşlik ilişkisi de merkezde yer alır. Anne babalarının ayrılık sürecinde Nora’nın küçük kardeşi Agnes’i koruduğunu, ona sahip çıktığını öğreniriz. O dönemlerde Nora kapsayıcı ve abla rolündedir anlaşılan.
Şimdi ise roller değişir.

Agnes geçmişi araştıran, belgeleri bulan ve Gustav’ın annesinin travmasını ortaya çıkaran kişidir. Senaryodaki pasajı Nora’ya o okutur. Nora pasajın onda yarattığı duygularla senaryonun tamamını okumaya başlayıp odasına çekildiğinde Agnes onun evini toparlamaya başlar. Bu küçük ama anlamlı sahne, bakımın el değiştirdiğini gösterir. İyileşme bazen büyük yüzleşmelerle değil küçük adımlarla başlayabilir.
Geçmişte Nora Agnes’i taşımıştır. Şimdi Agnes Nora’yı taşır. Bu dayanışma, filmdeki en somut iyileşme hattıdır.
Kuşaklar Arası Travma ve Seçim Meselesi
Agnes’in araştırması Gustav’ın annesinin Nazi döneminde gözaltına alındığını ve işkence gördüğünü ortaya çıkarır. Bu bilgi, Gustav’ın mesafesini başka bir çerçeveye oturtur. Sertlik, suskunluk ve alaycı temas biçiminin bir geçmişin izlerini taşıdığı anlaşılır.

Ancak burada önemli bir hatırlatma yapmak gerekir. Yaşanan travma bir açıklamadır; davranışlar zorunluluk değildir. Gustav’ın ve aslında her insanın yaşadıklarıyla birlikte ne yapacağı kendi sorumluluğudur.
Gustav mesafe koymayı seçer. Dalga geçmeyi seçer. Gitmeyi seçer. Sevgisini doğrudan ifade etmemeyi seçer. Yazdığı senaryonun kızı için yazıldığını açıkça söylemez. Sanki hem kızından çekinir hem de nasıl konuşacağını bilemez. Sanat onun için bir temas alanıdır. Ama aynı zamanda bir sığınak. Sevgi vardır ancak dolaylıdır. Ve bu dolaylı sevginin Nora ve Agnes’ta açtığı yaraları görmezden gelemeyiz.
Sentimental Value Finali: Gerçek Evden Dekor Eve

Filmin sonunda Nora rolü kabul eder. Ancak çekimler gerçek evde değil de bir plato dekorunda yapılır. Artık çatlak duvarlı o ev merkez değildir. Onun yerine inşa edilmiş, kontrollü bir ev vardır. Bu geçiş önemlidir.
Gerçek ev travmayı taşımıştır ve görevini ifa ettikten sonra yalnızca fiziksel bir mekan olarak kalmıştır. Hikâye anlatılabildiğinde, fiziksel mekân manevi yükünü kaybetmiştir. Ev görevini tamamlamış gibidir. Artık yalnızca bir yapı olabilir; meselenin merkezi değildir.
Sentimental Value Ne Anlatıyor?

Sentimental Value, baba kız ilişkisi üzerinden sevginin biçimlerini, kuşaklar arası travmayı ve seçilmiş mesafeyi sorgular. Çatlak bir ev, kırılgan bir vazo ve sobanın içinden duyulan ama temas etmeyen sesler üzerinden şunu gösterir: Maddi şeyler yıpranabilir, onarılabilir, hatta yeniden inşa edilebilir. Ancak işlenmemiş duygular biçim değiştirerek geri döner.
Film bir uzlaşma masalı anlatmaz. Ama bir temsil alanı açar. Gerçek evde kurulmamış cümleler, sahnede kurulabilir. Direkt olarak gösterilmeyen sevgi, dolaylı yoldan dile getirilebilir. Peki bu yeterli midir ve açmış olduğu yaraları sarabilir mi? Kesin bir cevap vermez.
Belki de film şunu söyler: Mesele hiçbir zaman ev değildi. Evin içinde söylenmeyenlerdi.


Bir yanıt yazın