“Alışmış kudurmuştan beterdir.”
Hepimizin çocukluğundan beri duyduğu bu atasözü, genellikle beklenmedik davranışlar sergileyen insanlar için söylenir. Birisi alışılmışın dışına çıktığında, ani bir karar aldığında ya da çevresindekilerin garipsediği bir değişim yaşadığında bu cümleyi duymamız şaşırtıcı değildir. Fakat sözün üzerinde biraz durduğumuzda, aslında dikkatimizi çekmesi gereken kelimenin “kudurmuş” değil, “alışmış” olduğunu fark ederiz.
Çünkü kudurmuş olan görünür. Konuşulur, eleştirilir ya da yargılanır. Oysa alışmış olan çoğu zaman sessizdir. Kimse sabah uyandığında “Ben artık buna alıştım.” demez. Alışmışlık yavaş yavaş hayatın içine yerleşir. İlk zamanlarda rahatsız eden şeyler zamanla sıradanlaşır, sorgulanmamaya başlar ve bir süre sonra yaşamın doğal bir parçası gibi görünür.
Belki de bu yüzden alışmışlık, insanın fark etmesi en zor deneyimlerden biridir.
Alışkanlık ile Alışmışlık Arasında Bir Fark Var
Alışkanlıklar yaşamımızın vazgeçilmez bir parçasıdır. Her sabah nasıl dişimizi fırçalayacağımızı yeniden öğrenmeyiz. Araba kullanırken vites değiştirmeyi ya da yürürken nasıl adım atacağımızı her seferinde bilinçli olarak düşünmeyiz. Beynimiz tekrar eden davranışları otomatikleştirerek enerjisini yeni durumlar için korur. Bu yönüyle alışkanlıklar hayatı kolaylaştırır.
Ancak alışmışlık bundan farklıdır. Burada sözünü ettiğimiz şey yalnızca tekrar etmek değildir; sorgulamayı bırakmaktır. İlk zamanlarda bizi rahatsız eden bir durum, zamanla “Hayat zaten böyle.”, “Ben zaten böyleyim.” ya da “Yapacak bir şey yok.” cümleleriyle açıklanmaya başlar. Değiştirmeye çalışmak yerine kabulleniriz. Kabullenmek bazen olgunluk olabilir; fakat bazen de yalnızca uzun zamandır aynı şeyi yaşıyor olmamızın sonucudur.
İşte alışmışlık tam da burada ortaya çıkar. İnsan, yaşadığı durumun doğru olup olmadığını düşünmeyi bırakabilir. Çünkü artık onu fark etmiyordur.
İnsan Mutlu Olduğu Yere Değil, Tanıdık Olan Yere Bağlanabilir
Çoğu zaman insanlar yalnızca kendilerine iyi gelen şeylere bağlanıyormuş gibi düşünürüz. Oysa gündelik hayata baktığımızda bunun her zaman böyle olmadığını görebiliriz.
Kimi insanlar yıllardır kendilerini mutsuz eden bir ilişkinin içinde kalmaya devam eder. Kimileri her sabah isteksizce gittikleri işlerinden ayrılmayı düşünür ama bunu bir türlü gerçekleştiremez. Bazıları ise sürekli kendi ihtiyaçlarını ertelemeyi, başkalarını memnun etmeyi ya da duygularını bastırmayı kişiliklerinin değişmez bir parçası sanmaya başlar.
Bunun nedeni her zaman o yaşam biçiminin iyi olması değildir. Çoğu zaman tanıdık olmasıdır.
Tanıdık olan, zihnimiz için öngörülebilir bir alandır. Ne yaşayacağımızı biliriz. Nasıl hissedeceğimizi az çok tahmin ederiz. Belirsizlik ise her zaman daha fazla kaygı yaratır. Bu nedenle bazen iyi hissettiren değil, bildiğimiz şeyi seçeriz.
Belki de insanın en güçlü bağlarından biri, mutluluğa değil tanıdıklığadır.
Bağlanmak ile Bağımlı Olmak Aynı Şey Değildir
İnsan ilişkisel bir varlıktır. Doğduğumuz andan itibaren başka insanlarla kurduğumuz bağlar sayesinde gelişiriz. Sevilmek, görülmek, ait hissetmek ve güven duymak temel psikolojik ihtiyaçlarımız arasındadır. Bu nedenle bağlanmak sağlıklı gelişimin önemli bir parçasıdır.
Ancak bazen bağ ile bağımlılık arasındaki sınır fark edilmeden silikleşebilir.
Hiç kimse bir şeye bağımlı olmak için başlamaz. İlk sigara, ilk sosyal medya hesabı, ilk ilişki ya da ilk başarı deneyimi çoğu zaman farklı ihtiyaçların sonucudur. Fakat tekrar eden her deneyim zamanla tanıdık hâle gelir. Tanıdık olan ise vazgeçilmezmiş gibi hissedilmeye başlayabilir.
Bu nedenle bağımlılık yalnızca maddelerle ilgili değildir. İnsan bazen bir ilişkiye, sürekli onay almaya, çalışmaya, başarıya, telefona ya da mutsuzluğa bağımlı hâle gelebilir. Çünkü zaman içinde o yaşam biçimi kendi kimliğinin bir parçası gibi görünmeye başlar.
Belki de bazen ihtiyaç duyduğumuz için bağlanmıyoruzdur; bağlandığımız için ona ihtiyaç duyduğumuzu sanıyoruzdur.
Alıştığımızı Çoğu Zaman Fark Etmeyiz
İnsan yaşadığı hayatın içindeyken ona dışarıdan bakmakta zorlanır. Bu yüzden alışmışlık çoğu zaman görünmezdir.
Bazen bir film izlerken, bazen bir roman okurken ya da bir arkadaşımızın yaşadığı olayı dinlerken kendi hayatımıza dair beklenmedik bir farkındalık yaşayabiliriz. Başkasının hikâyesi bize kendi hikâyemizi gösterir.
Terapi sürecinde de buna benzer anlar yaşanabilir. Danışan çoğu zaman yeni bir bilgi öğrenmekten çok, yıllardır yaşadığı bir şeyi ilk kez farklı bir açıdan görmeye başlar. Sorun bir anda ortaya çıkmaz; aslında hep oradadır. Değişen şey, kişinin ona bakışıdır.
Belki de değişim, büyük kararlarla değil, küçük fark edişlerle başlar.
Merak Etmeyi Bıraktığımızda Ne Olur?
Çocuklar dünyayı sorular sorarak keşfeder. Neredeyse her şeye “Neden?” diye yaklaşırlar. Yaş ilerledikçe sorular azalır; cevaplar çoğalır. Hayatı anlamaya çalışmaktan çok, onu sürdürmeye odaklanırız.
Oysa merak yalnızca yeni bilgiler edinmek değildir. Merak, kendimize de soru sorabilmektir.
“Ben gerçekten bunu istiyor muyum?”
“Bu ilişki bana nasıl hissettiriyor?”
“Neden hep aynı döngüleri yaşıyorum?”
“Ben neye alıştım?”
Bu sorular kolay değildir. Çünkü her soru yeni bir ihtimali beraberinde getirir. Yeni ihtimaller ise belirsizlik yaratır. Varoluşçu filozof Søren Kierkegaard’ın söylediği gibi, kaygı özgürlüğün baş dönmesidir. Bazen insan cevaptan değil, cevabı öğrendikten sonra hayatında değişiklik yapmak zorunda kalmaktan çekinir.
Bu yüzden merak yalnızca bilgiyle ilgili değildir; cesaretle de ilgilidir.
“Elalem” Ne Der?
Martin Heidegger, gündelik yaşam içinde çoğu zaman toplumun beklentileriyle hareket ettiğimizi söyler. Onun “Das Man” kavramı, Türkçede belki de en çok “elalem” sözüyle karşılık bulur.
“İnsanlar ne der?”
“Herkes böyle yapıyor.”
“Böyle yaşanır.”
Bu cümleler zamanla kendi düşüncelerimiz gibi hissettirebilir. Oysa gerçekten bize mi aittirler, yoksa uzun zamandır duyduğumuz için bize ait sanıyor olabilir miyiz?
Belki de alışmışlık yalnızca belirli davranışlara değil, belirli düşünme biçimlerine de yerleşebilir.
Belki de Mesele Kudurmak Değil
Birisi alışılmış düzenin dışına çıktığında çoğu zaman onu eleştirmek kolaydır. Fakat bazen bizi rahatsız eden şey, o kişinin davranışı değil; onun bize kendi vazgeçtiğimiz ihtimalleri hatırlatması olabilir.
Michel Foucault, normal kabul ettiğimiz birçok davranışın tarihsel ve toplumsal olarak üretildiğini söyler. Başka bir ifadeyle, “normal” dediğimiz şey her zaman doğal değildir. Zaman içinde öğrenilir, tekrarlanır ve sorgulanmadan kabul edilir.
Bu nedenle farklı davranan insanlar çoğu zaman “fazla”, “abartılı” ya da “kudurmuş” olarak etiketlenebilir.
Oysa bazen onların yaptığı tek şey, alışılmış olanın dışına çıkmaktır.
Son Söz
Hayat boyunca pek çok şeye alışacağız. Yeni bir şehre, yeni bir işe, yeni bir ilişkiye, hatta zaman zaman acıya bile…
Belki önemli olan hiçbir şeye alışmamak değildir. Bu zaten mümkün de değildir. Belki önemli olan, zaman zaman durup kendimize şu soruyu sorabilmektir:
“Ben gerçekten bunu seçiyor muyum, yoksa yalnızca buna alıştım mı?”
Bu sorunun tek bir doğru cevabı olmayabilir. Ancak bazen iyi bir soru, hızlı verilmiş bir cevaptan çok daha dönüştürücü olabilir.
Belki de “Alışmış kudurmuştan beterdir.” sözü, bize tam olarak bunu hatırlatıyordur.
Bu konuyu detaylı dinlemek isterseniz aşağıdan dinleyebilir ve daha fazla bölüm için “Varım, Öyleyse Düşünüyorum” podcast kanalıma göz atabilirsiniz.
Online seans için: iletisim@sudemirkol.com | Instagram: @sudemirkolbaysal


Bir yanıt yazın