Belirsizlik Çağında Var Olmak: Zemin Kayarken Özgürlük
Belirsizlikte var olmak bu, günümüzde pek çoğumuzun sessizce taşıdığı bir mesele. Bir sabah uyanıyorsunuz. Yeni bir haber var. Planladığınız bir şey yeniden askıya girdi.
Ve içinizde tanıdık bir his: Yeniden mi başlıyoruz?
Bu yazıyı yaşananları siyasi değil, varoluşsal bir perspektiften ele almak için yazıyorum. Çünkü varoluşçu felsefe tam da bu anlarda konuşur; zeminin kaydığı, garantilerin eridiği, insanın kendini nerede tutacağını bilemediği anlarda. Yaşananları anlamlandırma ihtiyacımızda bir parça ses olmak istedim.
Altımızdaki Zeminin Önemi
İnsanın kendini gerçekleştirebilmesi, kendine bir hayat kurabilmesi için altındaki zeminin yeterince sağlam hissettirmesi gerekiyor. Bu soyut bir ihtiyaç değil; varoluşun en temel koşullarından biri.
Psikiyatrist R.D. Laing bunu “ontolojik güvensizlik” kavramıyla açıklıyor: Kişinin var olduğu zeminin, kimliğinin ve dünyasının sağlamlığına duyduğu güvensizlik. Zemin sağlam hissettirdiğinde insan derinleşebilir, hayaller kurabilir, bir şeyler inşa edebilir. Zemin kaygan hissettirdiğinde ise belirsizlikte var olmak tek meseleye dönüşür: Güvende miyim?
Elbette yaşamak, hiçbir şeyin garanti olmadığı bir alanda var olmak demek. Heidegger bunu “fırlatılmışlık” kavramıyla anlatıyor: Bu dünyaya, bu tarihe, bu dile seçmeden doğduk. Zemin her zaman biraz kaygan. Bunu varoluşçular da söylüyor, biz de biliyoruz.
Ama varoluşçu felsefenin altını çizdiği kritik bir nokta var: Asgari düzeyde bir güven zemini olmadan insan kendine dönemez. Ve bu ihtiyaç sarsıldığında, tüm akan sular duruyor.
Tekrarlı Sarsıntının Bedeli
Bir kez sarsılmak ile tekrar tekrar sarsılmak arasında derin bir fark var.
Tek bir sarsıntıda insan toparlayabilir. Yeniden başlar. Ama tekrarlı sarsıntı farklı çalışıyor — her düşüşte dizlerdeki yara iyileşmeden yenisi ekleniyor. Ve ayağa kalkmak her seferinde biraz daha ağır hissettiriyor.
Kierkegaard’ın eğitim notlarında çok önemli bir şey söylüyor: “Kim doğru şekilde kaygılı olmayı öğrenir, nihaiyi öğrenir.” Kaygı bastırılacak bir şey değil; bir çağrı, en temel deneyimimizden biri. Ama sürekli sarsıntı altında bu kaygı artık bir korkuya dönüşüyor ve bizi bir yere çağırmıyor. Sadece tüketiyor.
Ve tam burada daha önceki bir yazımda bahsettiğim Sartre’ın kötü inanç kavramı devreye giriyor. “Zaten olmaz. Ne yapsam değişmez. Hayaller kurmak ne işe yarar?” Bu düşünceler bir seçim olarak değil, nefes gibi — kendiliğinden — gelmeye başlıyor.
Bu çok anlaşılır. Ve çok ağır.
Özgürlük Bireysel Değil, Kolektif Bir Şey
Burada önemli bir soruyu sormak gerekiyor: Bu yük gerçekten bizim sırtımıza yüklenmeli miydi?
Sartre özgürlüğü bireysel değil, kolektif bir kavram olarak ele alıyor. Ben özgürken başkasının özgürlüğü elinden alınıyorsa, bu özgürlük değil. Gerçek özgürlük, herkesin birbirinin özgürlüğüne sahip çıkabildiği bir alanda mümkün.
Bu perspektiften bakınca belirsizlikte var olmak yalnızca bireysel bir psikolojik mesele değil; kolektif bir özgürlük meselesi. Bireyin omuzlarına bu kadar yük yüklenmesinin kendisi zaten bir sorun.
Bunu söylemek önemli. Çünkü “neden daha güçlü değilim, neden daha dirençli değilim” sorusuyla kendinizi yargılamak yerine şunu görmek gerekiyor: Bu zemin herkes için kayıyor. Ve bu herkesin omuzlaması gereken bir yük değildi.
İman Sıçraması: Zemin Yokken Tutunmak
Ama tüm bunlara rağmen — hâlâ elimizde olan bir şey var.
Kierkegaard’ın “iman sıçraması” kavramı tam buraya oturuyor. Ve dikkat: Bu yalnızca dini bir kavram değil; ontolojik bir yer.
Kierkegaard şunu söylüyor: İman, her şey belirsizken, zemin kayarken, akıl “bırak” derken yine de tutunmayı seçmek. Buna sıçrama diyor çünkü garanti yok. Mantıkla tam açıklanamaz. Ama seçilebilir.
Hz. İbrahim’in hikayesini bu yüzden çok sever Kierkegaard. Her şey elinden alınmak üzereyken, İbrahim hâlâ seçiyor, hâlâ tutuyor. Ve şunu söylüyor Kierkegaard: “İhtimal olmadan insan adeta nefes alamaz.” İhtimaller bir bir yok olsa bile, o ihtimalin varlığına inanmayı seçmek mümkün.
Bu bir naiflik değil. Belirsizlikte var olmanın en derin biçimi bu; tutunmayı seçmek.
Son Ana Kadar
Biliyorum, çok zor. Bazen gücümüz tükenmiş oluyor. İsyan ediyoruz. Artık bir şeyler yapılsın istiyoruz. Ve bu isyan çok meşru, çok gerçek.
Yine de, son ana kadar düşüncelerimiz bize ait. Duygularımız bize ait. Yüzümüzü nereye döneceğimiz bize ait.
Sartre’ın dediği gibi: Seçmemek de bir seçim. O zaman seçelim. Tutunmayı seçelim. İman etmeyi seçelim. Özgürlüğümüze — ve birbirimizin özgürlüğüne — sahip çıkmayı seçelim.
Şu an pek çoğumuz yerde oturuyoruz, zemin kaymış. Ama birbirimizi bırakmıyoruz. Ve birinin elindeki küçük ışığı görmek, bazen devam etmek için yeterli oluyor.
Bu konuyu detaylı dinlemek isterseniz aşağıdan dinleyebilir ve daha fazla bölüm için “Varım, Öyleyse Düşünüyorum” podcast kanalıma göz atabilirsiniz.
Online seans için: iletisim@sudemirkol.com | Instagram: @sudemirkolbaysal


Bir yanıt yazın