“Kaderim Böyle” Diyorsanız: Sartre’ın Kötü İnanç Kavramı

Hayatınızda hiç şöyle bir an oldu mu?

Üst üste mülakatlarda başarısız oldunuz. Ya da ilişkilerinizde hep aynı döngülerin içine girdiğinizi fark ettiniz. Ya da elinizde her şey var gibi görünmesine rağmen bir türlü istediğiniz yere ulaşamadınız.

Ve içinizden şöyle cümleler geçti:

“Zaten torpil dönüyor bu işlerde.” “Herkes aynı. Kimseye güvenmeyeceğim.” “Kaderim böyle. Ne yapsam olmaz.”

Bu cümleler çok tanıdık, değil mi? Ve bir yandan da çok anlaşılır. Çünkü gerçekten acı verici şeyler yaşandığında, bu düşünceler içimizden kendiliğinden geliyor ve bizi bir nebze de olsa rahatlatıyor.

Ama Fransız varoluşçu düşünür Jean-Paul Sartre, tam bu noktada duraksatıyor bizi. Ve şunu soruyor: Peki bu düşüncelerle ne yapıyorsunuz?

Faktisitenin ve Aşkınlığın Dengesi

Sartre’a göre hayatımız iki şeyin arasındaki dengeden oluşuyor.

Bir tarafta faktisitenin — yani olgusallığımız — var. Nerede doğduğumuz, hangi ailede büyüdüğümüz, geçmişte yaşadıklarımız… Bunlar değiştirilemez. Bizi belirleyen ama bizi tamamen tanımlamayan gerçekler.

Öte tarafta ise aşkınlık var. Bu ise bize verili olanın; içine fırlatıldığımız gerçekliğin ötesine geçebilme kapasitemiz. Her an yeniden seçebilme özgürlüğümüz. Kötü inanç işte tam burada ortaya çıkıyor; bu iki boyutun koordinasyonunun bozulmasıyla.

Kötü İnanç İki Şekilde Gelir

Birincisi: Sadece faktisiteyi görüp aşkınlığı inkâr etmek.

“Ben zaten böyle biriyim. Değişemem. Hep böyle oldu.”

  • Geçmişi bir hapishane gibi kullanmak. Sanki gelecek, geçmişin zorunlu bir tekrarıymış gibi davranmak.

İkincisi: Sadece aşkınlığı hayal edip faktisiteyi inkâr etmek.

“Ben aslında muhteşem bir yazarım” derken tek satır bile yazmamak.

  • Sınırlılıklarımızla hiç yüzleşmeden hayaller kurmak.

İkisi de aynı şeyin farklı yüzleri: Özgürlüğümüzden kaçmak.

Kafe Garsonu

Sartre bu kavramı anlatmak için Varlık ve Hiçlik‘te çok güzel bir örnek veriyor: bir kafe garsonu. Bu garsonun hareketleri biraz çok kesin, biraz çok hızlıdır. Müşterilere adeta bir oyuncu gibi yaklaşır. Sanki garsonluk rolünü oynar gibidir.

Sartre’a göre bu garson, kendini rolüyle özdeşleştirmiştir. Sabit bir kimliğe hapsetmiştir kendini. “Ben bir garsonum” demiş ve bu rolün ötesinde bir şey olabileceğini inkâr etmiştir adeta.

Bu, bize çok tanıdık gelmiyor mu?

“Ben böyle biriyim zaten.” “Ben bu işin adamı değilim.” “Ben ilişkilerde hep böyle olurum.” cümleleri…

İşte bunların hepsi, kötü inancın sesi.

Neden Bu Kadar Cazip Geliyor?

Sartre’a göre özgürlüğün ağırlığı; her an seçim yapabiliyor olduğumuzu bilmek, çok yoğun bir kaygı yaratıyor. Varoluşçuların “angst” dediği bu duygu: “Her şeyi seçebiliyorum ama aynı zamanda her şeyin sorumluluğunu da taşıyorum.”

Ve bu kaygıdan kaçmanın en kolay yolu sorumluluğu ise sorumluluğu dışarıya atmak. “Elimde değil, kaderim böyle” demek.

Araştırmalar da bunu doğruluyor. Sorumluluk hissi arttıkça kaygı da artıyor ve bu kaygıdan kaçmanın en alışıldık yolu kötü inanca sığınmak. Üstelik reddedildikçe, başarısız oldukça kötü inanç daha da cazip hale geliyor.

Çok insani bir tepki bu. Ama uzun vadede ne oluyor?

Kötü İnanca Saplanmak

Hayatımız daralmaya başlıyor.

Başkalarının seçimlerine razı geliyoruz. Yapabilecekken yapamayacağımızı düşünüp geri çekiliyoruz. Etrafımızdaki hayatlar bize çarpmaya başlıyor.

Modern dünya bu durumu daha da kolaylaştırıyor. Her yerde bize “böyle olman gerekiyor, bunu yapman lazım, şu rolü oynaman şart” diyen bir sistem var. Ve bu sisteme uymak, kendi özgürlüğümüzü inkâr etmekten çok daha kolay hissettiriyor.

Otantiklik: Özgürlüğe Geri Dönmek

Varoluşçu yaklaşımda otantiklik, mükemmel bir hayat yaşamak değildir. Kendi seçimlerinize, kendi hikayenize sahip çıkabilmektir.

Sartre’a göre otantik bir insan üç şeyi yapabiliyor:

  • Özgürlüğünü kucaklıyor
  • Sorumluluğunu kabul ediyor
  • Varoluşsal kaygıyla yüzleşiyor — ondan kaçmak yerine

Ve çok önemli bir şey söylüyor: Kötü inancın farkına varmak, yani “ben kendimi aldatıyorum” demek, bu zaten otantikliğe giden ilk adım.

Burada çok önemli bir ayrım var. “Şu an zorlanıyorum, biraz soluklanacağım, sonra devam edeceğim” demek ile Kaderim böyle, zaten olmaz” demek arasında derin bir fark var.

Biri mola, diğeri ise kötü inanç.

Son Olarak

Kötü inancın farkına varmak zor. Çünkü çoğu zaman içimizden o kadar doğal geliyor ki, sanki gerçekmiş gibi hissettiriyor. Ama şunu hatırlatmak istiyorum: Kötü inancı fark ettiğiniz o an — tam da özgürlüğün başladığı yer.

Belki düşünmek için biraz alan açabilirsiniz: Bugün hangi cümlenizde kötü inanç var? Sadece fark edin. Bu yeterli.


Bu konuyu detaylı dinlemek isterseniz aşağıdan dinleyebilir ve daha fazla bölüm için “Varım, Öyleyse Düşünüyorum” podcast kanalıma göz atabilirsiniz.

Online seans için: iletisim@sudemirkol.com | Instagram: @sudemirkolbaysal

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir